Musahiplik Nedir, Kimden Kaldı? Nasıl Musahip Olunur?

Kısaca: Musahiplik, evli iki çiftin Pir huzurunda ikrar vererek yol kardeşi olmasıdır. Musahipler maldan, candan, hayırdan ve şerden birbirinin sorumlusudur; birbirlerinin “maddi ve manevi sigortası” olurlar. Seyit Derviş Tur Dede musahipliğin kaynağını, Hz. Muhammed’in Medine’de Muhacirlerle Ensar’ı kardeş yapmasına ve Hz. Ali ile musahip olmasına dayandırır. Bu sayfada musahipliğin anlamı, kaynağı ve nasıl musahip olunacağı anlatılmaktadır.

Aşağıdaki metin, Seyit Derviş Tur Dede’nin Erkânname kitabından alınmıştır. Genel bir giriş için: Alevilik nedir?

Musahiplik Nedir ve Kimden Kaldı?

Anadolu Aleviliği, Ehli Beyt yoludur. Bu yol Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın ve Ali ‘yel Murtaza’nın yoludur. Yol İslam içinde gönülle Hakk’a giden yoldur. Bu yol, bugünkü düşünce ile İslam’ın mistik (gizemci) düşüncesi olan tasavvuf bölümüdür. Kısaca izah edecek olursak, İslam’ın Sünni şeriatından farklı yorumudur.

Anadolu Aleviliğinde, toplumsal yapının birliğini muhafaza eden, cem erkânıdır. Anadolu topraklarında yaşayan her Alevi toplumu, yapısına ve yöresel kültürüne uygun bir düzenleme yapması ile birlikte, Allah, Muhammed, Ali kutsallığı, Ehli Beyt sevgisi, inancın nirengi noktasıdır. Halka hizmeti, Hakk’a hizmet bilmektedir. Eline, diline, beline sahip olma kuralları ortak düşüncemizdir. Her ne kadar ufak tefek ayrımlar olsa da, tapınma ve inanç özü aynı şekilde devam etmiştir.

Anadolu Aleviliği, bir ahlâk, karakter, saygı, sevgi, özgürlük ve mutluluk yoludur. Bu yola girmenin, yetişmenin, eğitim görmenin, aklanmanın yeri de cem erkânlarıdır. Cemde, Pir, Mürşit, Rehber yönetiminde yapılır. Barışı, birliği, sevgiyi, dostluğu sağlayan ve yöneten, hükmeden, koruyan da Pir’lerdir.

Mürşit, Pir, Rehber, Dede, Baba, Anadolu Aleviliğinde Pir’ler toplumudur. Tıpkı bir petekteki arılar gibi birlikte bal yapmalarına benzer. Alevi inancında olgunluk, kemâlet önemlidir. Bu olgunluğa sahip olmak için de musahip tutarak, edep erkân içinde ikrar vererek bir Mürşit’ten, bir Pir’den irşat olmak gerekir.

Yola ve erkâna girip irşat olmak için de, evvela bir musahip tutmak gereklidir. Evli olan iki çiftin, Pir huzurunda ikrar vererek yol kardeşi olmalarına “Musahiplik” denir. Musahip olan çiftler birbirlerini iyi tanımalılar. Ekonomik güçleri aynı seviyede olmasa da, inançta, fikirde, ilimde, kültürde aynı seviyede olmaları ve birbirlerini sevmeleri, saymaları önemli ölçüde gereklidir. Yaşadıkları köyler, kentler yakın olmalı, her zaman birbirlerinin yardımına koşacak imkânları olmalı. Biri diğerinin derdini, kederini, sevincini her zaman herkesten önce paylaşmalıdır. Bunun kısaca anlamı, “Maddi ve manevi yardımlaşmada, bir birlerinin sigortası” olmaktır

Musahiplik, Kur’an’da da belirtildiği gibi farz kılınmış kutsal bir değerdir. Hz. Muhammed’in, Mekke‘den Medine‘ye hicreti sırasında, beraberinde gelen göçmen muhacirlerin, maddi hiç bir varlıkları yoktu. Medine yerlileri (Ensar) Hz. Muhammed için mallarını, canlarını seve seve vereceklerine yemin etmişlerdi. Ensar, Hz. Muhammed’e verdikleri sözleri ve yeminleri üzerinde eksiksizce duruyordu. Fakat yalnız Hz. Muhammed ile gelen göçmenler ile kalmıyordu. Geride, Mekke’de kalan, diğer köy ve kasabalarda olan Müslümanlar, putperest müşrikler tarafından baskı ve zulüm gördükçe oralardan kaçarak akın akın Medine’ye geliyorlardı.

İki sene içerisinde Medine’ye gelen göç, Medine yerlilerinin birkaç katına ulaşmıştı. Bu göçmenlerin gelmesi, Medine’de iki farklı toplum meydana getirmişti. Biri evi barkı olan, varlıklı toplum, ikincisi, yatacak yeri dahi olmayan üretime en ufak bir katkıda bulunamayan, yalnız tüketici fakir bir toplum.

Hz. Muhammed, Medine’ye hicret ettikten sonra, bir yandan halkı Müslüman olmaya davet ederken, diğer bir yandan da Mescidi Nebevviye’nin yapımı ile meşgul oluyordu. Mescidin bitmesi için kendisinin de bedenen çalıştığını tarihler yazar. Diğer bir taraftan da, kızı Fatima’nın ergenlik çağına gelmiş olması, ona talip olup isteyenler ile meşgul oluyordu. Bunlar yetmezmiş gibi, Ebu Sufyan ’ın 30 bin kişilik bir ordu ile Medine’nin üzerine gelmişti. (Bedir savaşı). Medine’deki ilk iki senenin, hayli sıkıntılı ve zor günler geçirmesinin sebeplerinden biri de Bedir savaşı olmuştur. Neticede Fatima’yı, Hz. Ali ile evlendirir. Mescidi Nebevviye’nin yapımını bitirir. 30 bin kişilik Ebu Sufyan ‘ın ordusuna karşı, 3 bin kişilik sivil halk ile Bedir savaşını kazanır. En önemlisi de, Medine ve civarında olan halkın birçoğuna Müslümanlığı kabul ettirmişti. Halkın sevgisini, güvenini ve itimadını kazanmıştı.

Fakat bu zaman içerisinde de Medine’de büyük bir yoksulluk baş göstermişti. Hz. Muhammed, bu yoksulluğa çare aramak için derin derin düşünürken, tam o sırada şu ayetler gelmeye başlıyor.

Tövbe Suresi ayet 100: “İyilik karşısında önceliği kazanan Muhacirler ile Ensar’dan Allah hoşnut olmuştur. Onlar da Allah’tan hoşnutturlar. Allah, onları mükâfatlandıracaktır.”

Hücürat Suresi ayet 10: “Şüphesiz müminler birbirleri ile kardeştirler. Dargın olan kardeşlerinizin aralarını düzeltin ve yardımlaşın. Allah’tan sakının ki esirgenesiniz.”

Bu ayetler her ne kadar manevi güç veriyorlarsa da, ortada gerçek olan bir yoksulluk günden güne artıyordu.

Hicretin ikinci yılının son yarılarına gelinmişti ki, Medine yoksul Müslümanlar ile dolmuş taşmıştı. Ensar, Hz. Muhammed’e verdiği sözü fazlasıyla yerine getirmeye çalışıyordu. Fakat tüketici, üreticiden birkaç kat daha fazlalaşmıştı. Üretilen yiyecekler, tüketiciye yetmiyordu. Maddi sıkıntılar gittikçe çoğalmaya başlıyordu. Tamamen tüketici olan bu büyük göçmen gücünü, ne yapmalı ki, onları da üretici duruma getirmeli. Bu sıkıntı günden güne daha da büyüyor, neredeyse Müslümanlar içerisinde huzursuzluk ve bölünmeler baş gösterecek duruma gelmişti.

Hz. Muhammed, derin derin düşünüyor ve sabırla bir ilahi emrin gelmesini bekliyordu. Tam o zamanda, Enfal Suresi’nin 72. 73. 74. 75’inci ayetleri ile şu emir geliyor: “Onlar ki mallarıyla, canlarıyla Allah yoluna hicret ettiler. Onlar ki hicret edenleri barındırdılar, onlara yardım ettiler; işte onlar sizdendir. Birbirinin mirasçısı olan akrabadan, Allah’ın kitabına göre daha yakındırlar. Onları birbirine kardeş yap. Eğer yapmazsan, yeryüzünde kargaşalık, fitne ve bozgunluk çıkar.”

Bu ayetler Hz. Muhammed’e bir kurtuluş yolu oluyor. Hz. Muhammed de, Allah’ın ona gönderdiği bu kutsal farzı yerine getirerek tüketici olan bu büyük göçmen gücünü, üretici güce çevirmekle ekonomik sıkıntıyı da ortada kaldırmıştır. Elde ettiğimiz kaynaklara göre ilk günde 90 çift Ensar ile muhaciri kardeş yapmıştır. Bugün elimize geçen kaynaklardan, Medine’de Mescidi Nebevviye’de meydana gelen “Musahiplik” olayında, birbirleri ile musahip (Kardeş) olmuş. 38 kişinin isimlerini verebiliyoruz. Ne yazık ki musahip kardeş olan halktan diğerlerinin isimlerini bulamıyoruz.

  • Hz. Muhammed ile Hz. Ali
  • Hz. Hamza ile Zeyd bin Haris
  • Selmani Faris ile Ebu Derda
  • Ebu Bekir bin kuafe ile Harice bin Zeyd
  • Ömer ibni Hattab ile Gasan ibni Malik
  • Osman ibni Afgan ile Evs ibni Sabit
  • Abu Übeyde bin Cerrahi ile Saad ibni Muaz
  • Zübeyir ibni Avam ile Seleme ibni Seleme
  • Talha ibni Abdullah ile Kâab ibni Malik
  • Abdurahman ibni avf ile Saad ibni Rabi
  • Musab ibni Ümeyr ile Eba Eyyübul Ensari
  • Ebu Hüzeyfe ibni Utbe ile Ubad ibni Sabit
  • Ammar ibni Yasar ile Sabit ibni Kays
  • Abdurrahman ibni Cahi ile Asım ibni Sabit
  • Erkan ibni Erkam ile Abu Talha
  • Osman ibni Mezun ile Ebul Hüyeşim ibni Tilkan
  • Abuzer Gaffari ile Münzir ibni Amr
  • Hatib ibni Ebu Belta ile Üveym ibni Saide
  • Bilal Habeş ile Ebu Rüveyha ibni Abdullah

Bazı kaynaklara göre Malik bin Enes’in bildirdiği hadise dayanılarak şu bilgiler verilmekte dir.

Mekke’de gelen Sebe Suresi’nin 46’ncı ayeti diyor ki: “De ki size bir tek şey öğütleyeceğim. Allah için teker teker kalkınız sonra ikişer ikişer karşıma gelin, iman edin, ikrar verin. Düşünün, göreceksiniz ki arkadaşınızda bir delilik yoktur. O yalnız çetin bir azabın öncesinde sizi uyaran bir peygamber’dir.”

Sebe Suresi ayet 47: “De ki, ben sizden bir ücret istemem, o sizin olsun; benim mükâfatım Allah’a aittir. O her şeye şahittir.”

Bu ayetler doğrultusunda henüz Mescidi Nebeviye bitmeden, Hicret’in birinci yılının yedinci ayında, bu ikrar verme “Musahiplik Olayı” Malik bin Enes’in kendi evinde yapıldığı söylenmiştir. Ayrıca, Musahipliğin ilk defa Mekke’de, Sebe süresinin 46’ncı ayeti geldiği zaman, başlayıp yapıldığını, “Sahihi Buhari, Tecrid’i Sarih tercümesi cilt 10, 1560 numaralı hadis ile açıklamaktadır.” İbni Abdil Berin beyanında, Hicret’ten evvel, Mekke’de iken Müslümanlığı kabul eden ve çoğunlukla köle olan sahabe, Hz. Muhammed’e gelerek bu ikrarı verirlermiş

Bizce hangi zamanda yapıldığı, Mekke’de veya Medine’de başlaması fazla önem taşımıyor. Önemli olan tarafı, 14 yüzyıl evvel bugünkü medeni dünya insanlarının başlatmak istedikleri ve henüz başlatamadıkları bir çağın açılmasıdır. İnsanlar arasında eşitliği sağlayan, sosyal yardımlaşma ve dayanışma ile demokrasinin, barışın, dostluk içerisinde kardeşçe yaşamanın, birlikte üretip, birlikte tüketme düzeninin temelini, o günlerde musahiplik sistemi ile Hz. Muhammed ve Hz. Ali tarafından atılmış ve yaşama geçirilmiş olmasıdır.

Hz. Muhammed, Allah’ın ona beyan ettiği vahiyleri insanlığa sunmakla, dünya tarihinde insanlar arasında eşi ve benzeri görülmemiş bir birlik ve beraberliği meydana getirmiştir. Medine yerlileri (Ensar) Müslümanlığı kabul edip, Muhammed’e biat ettikten sonra, Medine’ye gelenleri evlerine misafir alarak bir dilim ekmekleri olsa dahi, onlar ile paylaşıyorlardı. Hat’ta acil bir ihtiyaç halinde, yerliden evvel, muhacirin yardımına koşuyorlardı.

Tarihçiler, bu Musahiplik ile gelen birlik gücünü şöyle izah ediyorlar: “Hicretin daha birinci yılında, 30 bin kişilik Ebu Sufyan ordusunun karşısında, Hz. Muhammed’in 3 bin kişilik sivil halkının Bedir Savaşı’nı kazanmasının sırrı, Musahiplik düzeninin getirdiği, birlik ve beraberliğin sonucudur.”

Hz. Muhammed, insanları birbirleri ile musahip yaparken birçok Medine yerlisi (Ensar), Hz. Muhammed ile musahip olma şerefine kavuşacakları günü bekliyorlardı. Çünkü o güne kadar bir Muhacir ile bir Ensar beraber musahip oluyorlardı; verilen emir de buydu. Hat’ta içlerinden bazıları bizzat Resul Hazretleri’ne başvurup kendisi ile musahip olmasını teklif etmişlerdi. Hz. Muhammed, bu teklifleri yapanlara, “Kimin ile musahip olacağım hakkında henüz ilahi izin gelmedi” diye cevaplarmış.

Kasas Suresi ayet 68: “ Elçilerim hakkında seçme ve tercih bana aittir.” Ayetin mesajına dikkat edecek olursak, onların vasi ve varislerini de, Allah’ın tercih edeceğini açıkça tebliğ etmektedir.

Necm Suresi ayet 3–4: “O Muhammed kendiliğinden bir şey söyleyemez. Onun konuşması ancak bildirilen bir vahiy iledir”.

Ayetlerin açıklamasına göre ve hiç bir kuşku bırakmadan verdikleri mesaj, Hz. Muhammed ile Hz. Ali’nin musahip olmaları, kendi istekleri ile değil, ilahi emir ile oluşu, açık ve net bir şekilde ortadadır.

Hz. Muhammed, bütün Muhacir ile Ensarı birbirine kardeş ettikten sonra kendisine Hz. Ali’yi musahip yapması, kendi isteği veya bir rastlantı değildir. Çünkü musahiplik teklif eden Ensariler’e, henüz ilahi iznin gelmediğini defalarca tekrarlamıştı.

Durum şunu gösteriyor ki, Hz. Muhammed’in kimsenin teklifini kabul etmeyişi, ilahi emrin geleceğini beklemesinden kaynaklanmıştır.

Elbette ki Hz. Muhammed’e, öyle bir kimse musahip olarak seçilmeli ki, bu kimse manevi üstünlükleri ile Hz. Muhammed’den sonra, ikinci derecede ilim ve fazilet sahibi olmalı.

Hz. Ali’nin, bu kutsal göreve seçilmesi, onun Hz. Muhammed’den sonra, Allah’ın da nazarında ikinci kişi olmasıdır.

Bütün Muhacir ile Ensarı birbiriyle musahip yapıp bitirinceye kadar Hz. Ali de bekliyor ki, acaba beni kim ile musahip yapacak. Fakat bir türlü, ya Ali, sen de falan ile kardeş olacaksın demeyince, Ali de dayanamayıp soruyor: “Ya iki gözüm, herkese bir kardeş buldun, halkı birbiriyle musahip yaptın. Ya benim kardeşim kim olacak?” Kur’an ayetlerinin haricinde, bir de Hz. Muhammed’in hadislerine bakalım: İşte o zaman Hz. Muhammed ilahi emri almış olacak ki: “Ya Ali! Harun Musa’ya ne derece yakınsa, sen de bana o derece yakınsın. Biliyorsun ki benden sonra Peygamber gelmeyecek. Benden sonra sen bu dinin düzenini yürüteceksin.”

Bu büyük mesajın açık ifadesi Harun, Musa aleyhi selamın kardeşiydi. Musa Peygamber’in de vasisi ve varisi idi. Musa’dan sonra, aynı dini kardeşi Harun devam ettirdi.

Maide Suresi ayet 55’te açıkça anlatıyor: “Sizin veliniz ve önderiniz, ancak Allah ve onun Resulü ’dür ve namazda (İbadet ’de) rükûdayken zekât verendir.” Bu anlatılan zekâtı veren de yalnız Hz. Ali’dir.

Hz. Ali’nin, Hz. Muhammed’in vasisi ve varisi olduğunu ispatlayan bir olayı da örnek verebiliriz: Bir gün, Beni-Mercan kabilesinin bilginleri, Hz. İsa’nın, Allah’ın oğlu olduğunu, Hz. Muhammed ile ilmen tartışmaya girerler. O zaman, Ali İmren Suresi’nin 61’inci ayeti gelerek şunu emrediyor: “İsa’nın, Allah’ın kulu ve Resulü olduğuna dair, sana ilim geldikten sonra, onun hakkında, kim senin ile münakaşaya kalkışırsa, söyle, de ki: Gelin oğullarımızı, oğullarınızı, kadınlarımızı, kadınlarınızı, nefislerimizi, nefislerinizi çağıralım. Sonra hepimiz dua edip yalvaralım da, Allah’ın lâneti yalancıların üzerine olsun, diyelim.”

Bu gelen ayeti Hz. Muhammed, Beni-Mercan ilim adamlarına öneri mahiyetinde sunuyor. Onlar da bunu kabul ediyorlar. Hz. Muhammed gidiyor ki kendi taraflarını getirsin, fakat Beni Mercan ilim adamlarının içinde en yaşlı olanı der ki: “Dikkat edin, eğer Muhammed sahabelerinden birilerini getirirse, onunla iddiaya girin. Yok, eğer, yalnız kendi ev halkını getirirse, sakın onunla iddiaya girmeyin. Ben Kur’an’da onlar hakkında ayet okudum. Onlar azizlerdendir. Onların duaları da, intizarları da, ilahi makamda geçerlidir. Sonra bizler helak oluruz.” diyor ve hep birlikte bekliyorlar.

Biraz sonra bir bakıyorlar ki Hz. Muhammed, yanında Hz. Ali, Hz. Fatima, torunları İmam Hasan’ın ve İmam Hüseyin’in elinden tutmuş geliyor. Beni Mercan bilginleri bu beş esmayı görünce, iddialarından vazgeçerek Müslüman oluyorlar.

Şimdi ayetin mesajını iyi bir şekilde analiz edelim. Hz. Muhammed’in yanındaki kadın, kızı Fatima idi. Oğulları dediği, torunları Hasan ile Hüseyin’diler. Burada dikkatle üzerinde durulması gereken sözcük, Arapça ’da, “Enfisüna Enfisüküm” dür. Bunun Türkçesi “Nefislerimizi, nefislerinizi.” dir. Peygambere gelen bu ayete göre, nefislerimiz dediği bu üçüncü şahıs kimdir? Nefsin anlamı nedir? İşte bu soruların cevabını, yine o yüce Kur’an-ı Kerim’deki bir ayetle vereceğim. Hz. Muhammed, son Veda Haccından dönüşünde, Kadiri Hum denen o vadideki suyun başına gelince, Maide Suresi’nin 67’nci ayeti gelerek şöyle emrediyor: “Ey Muhammed! Rabbin ’den sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, verilen Peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanların şerrinden korur. Allah, küfre batmış topluluğa kılavuzluk etmez.”

Bu ayetin gelmesi ile Hz. Muhammed, deve semerlerini üst üste koydurarak, herkesin görebileceği yüksek bir yer hazırlattırıyor. Oraya çıkarak, on binlerce Müslümana şöyle hitap ediyor: “Ey Müminler! Ben sizlere “Nefisleriniz ”den daha sevgili, daha yakın değil miyim ?” Orada bulunan tüm Ahsabı Kiram, “Evet ya Resullah, öylesin.” diye tasdik ederler. “Ey nas! Biliniz ki ben de sizler gibi insanım. Ben de bu dünyadan göçeceğim. Allah tarafından davet edildim, göçeceğim günler yaklaştı”.

“Sizlere, aranızda Rehber olacak iki emanet bırakıyorum. İkisi de kesinkes birbirinden ayrılmaz ve kıyamete kadar birlikte bana gelirler. Bunların birincisi Kur’an, ikincisi Ehli Beyt’imdir.” Ehli Beyt sözünü üç defa tekrarladıktan sonra Hz. Ali’nin elini tutup bulunduğu yüksek yere çıkartıyor ve sözüne şöyle devam ediyor.

“Ey Nas! Biliniz ki, Allah benim mevlamdır. Ben de bütün müminlerin Mevla’sıyım. Ben, her kimin Mevla’sı isem, Ali de onun Mevla’sıdır. Her kim Allah’ı severse, beni de sever. Beni seven de Ali’yi sever. Ali’nin kanı benim kanımdır. Cismi benim cismimdir. Ruhu benim ruhumdur. Her kim ki, Ali’ye düşman olur, bana düşman olmuş demektir. Bana düşman olan, Allah’a düşman olur. Ya Rabbi! Ali’yi seveni, sen de sev. Ali’ye yardım edene sen de yardım et.

Ali’ye düşman olana, sen de düşman ol. Benden sonra sizlere öncülük edecek Veliniz Hz. Ali’dir.” Bu hutbe 10 binlerce insanın önünde söylenmiştir.

Hz. Muhammed ile Hz. Ali’nin musahipliği

Yer su iken, gök tufan iken, Hz. Muhammed ile Hz. Ali, kandilde bir nur idiler. Bu nur, Adem Peygamber’den, Şit Peygamber’e ve ondan sonra da bütün peygamberlerden geçerek Abu Muttalib’e kadar geldi. Abu Muttalip den ikiye ayrıldı. Bir parçası Abdullah’tan Hz. Muhammed’e, diğer parçası, Abu Talip’ten Hz. Ali’ye ayrılan nurdur. Hz. Ali ve Hz. Fatima yoluyla İmam Hasan ve İmam Hüseyin’de birleşmiştir. Bu konuda Hz. Muhammed’in şu hadisi bize büyük mesaj veriyor: “Cenabı Allah, beni ve Ali’yi bir nurdan yarattı.” Bir nur olarak yaratılan bu iki yüce zatın, kardeşliğinden (Musahipliğinden) daha doğal ne olabilir ki?

Hz. Muhammed’in, Mekke’den, Medine’ye Hicret etmesini, İsra süresinin 80’inci ayeti emir buyurunca, Hz. Ali’yi çağırıp diyor ki: “Bana Hicret emri geldi, Medine’ye gidiyorum. Bende olan emanetleri sana teslim edeyim. Sen, benim yerime onları sahiplerine teslim edersin. Biliyorsun, müşrikler beni öldürmek için bir tarafa gitmeme fırsat vermek istemiyorlar. Onun için yattığım yer dahi onlarca gözetleniyor. Sen, benim yeşil hırkama sarılıp benim yerimde yatarmısın? Böylelikle, onlar beni yatakta bilecekler. Ben de rahatlıkla Mekke’den çıkma fırsatını bulurum. Gönlünü kavi ve güçlü tut, sana hiçbir zararları yetişmeyecek. Birkaç gün sonra, Anan Fatima’yı, kızım Fatima’yı alır Medine’ye gelirsin.”

Hz. Ali, büyük bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu bildiği halde, Peygamberin buyruğuna uyuyor ve o akşam mübarek hırkasına sarılıp yatağında yatıyor. Diğer emirlerini de aynen yerine getiriyor. Tarihi Taberi tercümesi bu olayı şöyle izah ediyor.

Hak Teâlâ, Cebrail ile Mikail’e şöyle buyuruyor: “Ali, Habibim ile kardeş oldu. Nefsini yoluna feda eyledi. Şimdi ikiniz de varın, Ali’yi düşmanlarının şerrinden koruyun.”

O an, Bakara Suresi’nin 207’nci ayeti Hz. Ali hakkında geliyor: “İnsanlar arasında Allah’ın rızasını kazanmak için, Resulü uğruna canını verenler var. Allah, o kullarına karşı, çok şefkatlidir.”

Şimdi bir düşünün, Hz. Muhammed ile Hz. Ali arasındaki bağlılık, bugün bizlerin uyguladığı musahiplikten çok ileride ve çok farklıdır.

Musahiplik, maddi manevi sosyal dayanışma ve kardeşlik ortamı içerisinde, birlikte yaşama eğilimi değil midir? Hz. Muhammed’in terbiyesi ile yetişen Hz. Ali, daha 10 yaşında iken, Resullahın vekilliğini kabul etmedi mi? Hicret sırasında, bütün tehlikeleri göze alarak Muhammed’in yatağında yatmadı mı? Bundan daha iyi musahiplik olur mu? İşte Ali İmren Suresi’nin 61’inci ayetindeki “Nefisleriniz ”in anlamı, birbirinin uğruna, canını malını hiç tereddüt etmeden seve seve verenler ve fikir birliği, gönül birliği yapanlardır. Beni Mercan kabilesi âlimleri ile yapılan tartışmaya karşı gelen ayetteki, “Nefislerinizi, Nefislerimizi” kelimesinin anlamı, canı canında, kanı kanında, ruhu ruhunda olan kişiler için söylenmiştir. Yani bu derece yakın olanlarınızı getirin demektir.

Musahipliğin tarihteki seyri

Hz. Muhammed’in yaşamı süresince bu musahiplik kesintisiz devam etmiştir. Ondan sonra üç halife zamanında tamamen zayıflamıştır. Hz. Ali’nin halifelik döneminde, yine tekrar canlanmış, aktif olarak işlerlik kazanmıştır. Fakat fakir ile zenginin eşitliğini ortaya getiren bu düşünce, Emevilerin Cahiliye devri inançlarına ve devlet düzenine tamamen ters düştüğü için Hz. Ali’nin şehitliğinden sonra Muaviye tarafından ortada kaldırılmıştır.

Ne yazık ki, Müslümanlık yönetimi Emevilerin eline geçtikten sonra, ne Kur’an’da olan farz ayetlerini dinlemişler, ne de Hz. Muhammed’in sünnetini sürmüşler. Onlar, eski Cahiliye devrindeki güçlünün mazlumu ezen sömürü ve kölelik düzenine Müslümanlık kılıfı çekerek bu düzeni geri getirmişler. Öyle olmasa, Kur’an ayeti ile gelen ve bizlere farz olan musahiplik, Hz. Muhammed’in yaptıkları bizler için sünnet ise, hiçbir Sünni mezhebinde veya tarikatında neden yoktur? Onun için Muaviye’ye “Hazret” diyenlere diyoruz ki, “Siz! Hz. Muhammed’in getirdiği Müslüman dinini sürmüyorsunuz. Siz Emevilerin, Müslüman kılıfı çekip geri getirdikleri beş Putun şeriatını sürüyorsunuz.”

Kendisine, “Aleviyim” deyip de, Alevilik ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bilgisiz insanlar, Hz. Muhammed ile Hz. Ali’nin musahip olmalarına saygısızlık yapıyorlar. Akıllarınca, güneşi çamurla sıvamaya kalkıyorlar. Yirminci yüzyılın sonlarına yaklaşırken Alevi inancı gündeme gelince, kamuoyunda güncellik kazanınca, pazarı boş bulan çıkarcı laf ebeleri, Alevi inancını, İslam’dan uzaklaştırmaya çalışıyorlar ve Emevi Müslümanlığına benzetmek için çaba gösteriyorlar. Bu insanları araştırdığınız zaman, karşınıza Alevi olmayan veya Alevi inancından hiç mi hiç haberi olmayan, bu güne kadar musahip tutmamış, ikrar vermemiş, teslim olup erkâna düşmemiş, dört kapı, kırk makamın ne olduğunu bilmeyen okur-yazar cahiller karşımıza çıkıyor. Ömründe Alevi inancını ve kültürünü hiç yaşamayan, nasip almamış, talip olmanın özelliği nedir bilmeyen, yaşamayan bukalemun yaratıklarını görüyoruz.

Piri, Rehber’i, Mürşidi olmayan ve bunların değerini bilmeyen, yalnız kitaplardan veya duyumlar ile öğrenen laf ebeleri, Alevi toplumunun bilgisizliğinden istifade eden bu ikiyüzlüler, Alevi yazarı, önderi, araştırmacısı oldular. Tarihte Alevilik aleyhine yazılı ne kadar kaynak buldularsa, bir de bunlara kendi kafalarına göre uydurma bir Alevilik yakıştırarak İslam’ın dışında, Alisiz bir Alevilik yaratmaya çalışıyorlar. Hatta Hz. Ali’yi, Hz. Muhammed’den koparmak için bin bir türlü entrikalara başvuruyorlar.

Sanki bugüne kadar bu Alevilik ne yaşamış, ne de yaşatılmış. Benim günlük yaşamımı düzene koyan inancımı, ters yüz edip bana sunmaya uğraşıyorlar. Henüz Alevi inancı ile tanışmamış ve Aleviliği yaşamayan gençlerimiz, bu demokrasi havariliği yapan, beyin yıkama edebiyatından ihtisası olan ve beceren tellallara mı inansınlar? Yoksa Aleviliği ailesi içerisinde yaşatan ve yaşayan, Ehli Beyt yoluna bağlı olan insanlara mı inansınlar? Bunu bilemeyen gençlik, iki arada bir derede kalıyor. Kime inanacaklarını bilemedikleri için gençliğin bir bölümü, kendi inancına karşı hata üzerine hata yapıyor.

Ne yazık ki, yukarıda tarifini yaptığımız, bilerek veya bilmeyerek Alevi inancına ihanet edenler, musahiplik hakkında Kur’an’da olan ayetleri inkâra kalkıyorlar. Mürşitliği, Pirliği, Rehberliği sömürü düzeni olarak göstermeye çalışıyorlar. Daha doğrusu, Osmanlılar devrinde Şeyhülislamın yok etme politikasıyla başaramadığını, şimdi bu Alevi düşmanlığını yapanlar, sanki Şeyhülislamın avukatlığını yaparcasına başarmaya çalışıyorlar.

Saygı değer okuyucularım! Musahipliği sizlere anlatırken bir başkasını asla eleştirmek istemezdim. Biliyorsunuz ki 25 yıldır, bu gibi insanlar ile mücadele eden biriyim. Aleviliğe hizmet maksadı ile kurduğumuz dernekler ve federasyon ortaya çıkınca, bu anlatmak istediğim dengesiz ve çıkarcı insanlar çoğalmaya başladılar. Her yerde Ehli Beyt yoluna sataşarak birçok gencimizin beyinlerini bulandırdılar. Onun için, yine bu Alevi düşmanlarını dile getirmek bizlere düşüyor. Biz bildiğimiz halde, onları teşhir etmezsek, yine sizler, ileride bizim veya evlatlarımızın yakasından tutacaksınız. Diyeceksiniz ki, “Biliyordunuz da, neden bizlere anlatmadınız diyecektiniz.” Benim bu acı eleştirilerim: 1960 yılları ile 2000 yılları arasında, Alevi inancına karşı bilakis, Alevi kökenli siyasete bulaşmış birtakım insanların, inanca karşı olan menfi tepkilerinden dolayıdır. Onun için bunları anlatmayı, kendime bir sorumluluk ve görev bildim. Takdir sizlere aittir.

Nasıl Musahip Olunur?

Evvela iki evli çift (iki Aile) birbirini iyi tanıdıktan sonra, aralarında musahip olma kararı verirlerse, en yakınında olan kendi dedelerine veya o muhitte tanınan, dini kuralları yerine getirebilen bir Dede’ye müracaat ederler. Dede uygun görürse, Dede’nin karşısında özlerini dara çekerler, musahip olma isteklerini o darda tekrar dile getirirler.

Dede, onlara, buyruğun musahipliği izah ettiği gibi, maldan, candan, hayırdan, şerden, birbirilerinin sorumlusu olacaklarını, birbirlerine saklısı, gizlisi olmayacağını, musahip kardeşler, bacılar birbirlerine maddi ve manevi güvenmeleri ve sadakatli olmaları, mecburiyeti olduğunu anlatır. Musahiplik, ahiret kardeşliği olduğu için musahip olan aileler, birbirinin derdine, problemine, neşesine ortaktırlar.

Çünkü Kur’an-ı Kerim’in Nisa Suresi 33. ayet aynen şöyle emrediyor: “Ana babadan ve akrabalarından geriye kalan mallara, sizleri mirasçı kıldık. Kendilerine ikrar verip yeminleştiğiniz kimselere hisselerini veriniz. Allah her şeye tanıktır ve şahittir.”

Bu ayetin verdiği mesaja dikkatinizi çekerim. Babanızdan veya akrabalarınızdan size kalan mirastan, öz kardeşinizle paylaştığınız gibi, musahibinizle de paylaşacaksınız, diye ayet emrediyor. İşte Hakk’ın bu mesajı, musahipliğin kutsallığını hiç tartışmasız ortaya koyuyor.

Dede, bu gelen musahip adaylarına, musahipliğin kutsallığını ve özelliklerini geniş bir şekilde anlatacaktır. Sonra der ki, “Evlatlarım! Siz bu müracaatınızla henüz musahip adayısınız. Ben, size şimdi bir yıl deneme müddeti veriyorum. Size bir “menzil gülbankı” vereceğim. Siz bu bir yıl içerisinde, birbirinizi tartın, deneyin. Birbirinizi çok iyi tanımaya çalışın. Bu bir yıl içerisinde, birbirinizden darılır, gücenir veya aranıza bir kırgınlık girerse, musahip olmanız caiz değildir. Bu zaman içerisinde, birbirinize olan sevginiz, saygınız daha da fazlalaşırsa veya bu güzellik aynen devam ediyorsa, en az bir yıl sonra tekrar bana gelin. O zaman araştırır bakarız, siz bu yola, erkâna layık bir talip olacak, ahlâk ve karaktere sahipseniz! Sizin musahiplik erkânınızı o zaman yürütür, ikrarınızı alırız.” der ve onlara şu “Menzil Gül bankını verir:

Menzil Gülbankı

“Bismi Şah Allah, Allah! Vakitler hayır ola, darlar divanlar nur ola! Geldiğiniz yolda, durduğunuz darda, Hak Muhammed Ali muradınızı vere! Sizleri arzularınıza, isteklerinize kavuştura! Bu evreni yaratan yüce Allah! Gönlünüzdeki hırsı, nefsi, kini, haseti, benliği çıkarta ata, yerine nuru iman vere! Hz. Muhammed Mustafa’nın, Ali’yle Murtaza’nın yüzü suyu hürmetine, aranızdaki sevgi bağını daim ve kaim eyleye! Erenlerin, evliyaların yüzü suyu hürmetine, aranıza Şeytani düşünceleri sokmaya! Birbirinize olan sevginizi, saygınızı kat kat daha arttıra, arzu ve isteklerinize nail olasınız! Yüce Allah, dilden dileğinizi, gönülden muradınızı versin! Emekleriniz boşa gitmesin, yakın zamanda ikrar verip, Muhammed Ali’nin yoluna talip olmayı nasip etsin! Dil bizden, nefes pirden, yardım Hakk’tan olsun! Gerçeğe hüü mümine ya Ali!”

Dardaki adaylar yere niyaz ederler, yerlerine çekilirler. Bundan sonra en az bir yıl aradan geçer. Aralarına hiç bir kırgınlık girmemiş ise, bir yıl sonra gelir Dede’ye, “Biz ikrar verip musahip olmak istiyoruz” diye istek de bulunurlar. Dede de erkânın kurallarını yerine getirmek zorundadır.

Kaynak: Seyit Derviş Tur, Erkânname – Aleviliğin İslam Yorumu ve Alevi Erkânları, genişletilmiş 3. baskı (ISBN 975-6791-52-7).

Yazar hakkında: Seyit Derviş Tur Dede

1936’da Erzincan Çayırlı Başköy’de, Babamansur (Şah Mansur) Ocağı’na mensup bir seyyid ailesinde doğdu. Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun (AABF) öncülü olan Alevi Cemaatleri Federasyonu’nun kurucularından ve ilk genel başkanıdır (1990–1993). 1994–2003 yılları arasında federasyon bünyesindeki Dedeler Kurulu’na başkanlık etti. Erkânname (2002) ve Avrupa’da İlk Alevi Yapılanması (2016) kitaplarının yazarıdır; çalışmaları Martin Sökefeld, Zeynel Gül, Burak Gümüş ve Bülent Keleş gibi araştırmacıların akademik yayınlarında kaynak gösterilmektedir.

Biyografi · Basında ve akademide · Videolar · İletişim