Hz. Ali Kimdir? Halifeliği, Şehadeti ve Mâlik-i Eşter Emirnamesi

Kısaca: Hz. Ali (Ali bin Ebu Talib), On İki İmam’ın birincisi; Hz. Muhammed’in amcasının oğlu, Hz. Fatıma’nın eşi ve dördüncü halifedir. Alevi inancında “Şah-ı Merdan”, “Ali’yel Murtaza” ve velayetin kaynağı olarak en kutsal şahsiyetlerdendir. Bu sayfada Seyit Derviş Tur Dede’nin anlatımıyla halifelik devri, Cemel ve Sıffın savaşları, şehadeti, Mâlik-i Eşter’e verdiği emirname ve valilerine verdiği 24 madde yer almaktadır.

Aşağıdaki metin, Seyit Derviş Tur Dede’nin Erkânname kitabından alınmıştır. Genel bir giriş için: Alevilik nedir?

Hz. Ali Kimdir?

Doğumu 21 Mart 599, Mekke
Şehit edilmesi 21 Ramazan 40 / Ocak 661, Kûfe
Yaşı 63
Babası Ebu Talib
Annesi Fatıma (bint Esed)
Eşi Fatıma-tüz Zehra

Hz. Ali, On İki İmam’ın birincisi, Hz. Muhammed’in amcası Ebu Talib’in oğlu ve kızı Hz. Fatıma’nın eşidir. Halifelik devri Miladi 656-661, Hicri 35-40 yılları arasıdır. Alevi inancında “Ali’yel Murtaza”, “Şah-ı Merdan” ve “Evliyalar Şahı” olarak anılır. Seyit Derviş Tur Dede, Erkânname’de Hz. Ali’nin halifelik devrini, Cemel ve Sıffın savaşlarını, şehadetini ve Mâlik-i Eşter’e verdiği emirnameyi şöyle anlatır.

Hz. Ali’nin Halifelik Devri (656–661)

Hz. Ali’nin bu teklifi üzerine, Malik bin Ejder, Talha’yı, Hakim bin Cebele de Zübeyir’i getirmeye giderler. Talha da, Zübeyir de kuşkuya kapılırlar, “Acaba olmasın ki, isyancılar bizi orada Ali ile beraber katledeler.” Kuşkuya kapılan Talha ile Zübeyir şu cevabı verirler: “Evvela halk biat etsin, halkın biat ettiğine biz de gelir biat ederiz.” Fakat giden elçiler getirmekte kararlı oldukları için, zor kullanarak her ikisini de mescide getirirler.

Bunların biraz ağırdan aldıklarını gören Hz. Ali, “Gönüllü olarak bana biat etmek istemiyorsanız, biat etmeyin. Şayet sizden herhangi biriniz istiyorsa, ben ona biat edeyim.” deyince, her ikisi de, “Allah esirgesin, senin olduğun yerde biz nasıl bu işe talip oluruz. Biz durumu iyice anlamamıştık, bu ortamda ne olacak diye korkmuştuk. Onun için biraz geciktik” diye cevap verirler. Talha, “Ya Ali, aç elini sana biat edeyim.” der. Sağ eli çolak olduğu için, sol eliyle biat eder. Habib bin Zeube adında biri orada, “Eyvah Hz. Ali’nin eline ilk biat eden sol el ile biat etti, bu Hz. Ali’ye uğur getirmez” deyince, etrafındakiler tehdit edip sustururlar. Arkasından Zübeyir ve diğer halk biat eder. Sad ibni Ebu Vakkas, halkın biatından sonra biat eder. Bir takım sahabe de korkularından, ne olur ne olmaz diye, ortalık iyice yatıştıktan sonra biat ederler.

Osman’ın ölümünü planlayan Muaviye’nin yardımcılarından Numan bin Beşir, Osman’ın kanlı gömleğini ve kesilen Naile’nin parmaklarını alıp Şam’a kaçıyor. Diğer Ümeyye oğullarının ileri gelenlerinin birçoğu, Hz. Ali’ye biat etmeyip Şam’a Muaviye’ye sığınmışlar. İşte böyle bir kargaşa içinde, kimsenin cesaret edemediği bir zamanda Hz. Ali Halife olmuştur. Öyle bir zamandı ki, ezberlenen, okunan, fakat tutulmayan ayetler, hadisler, bir hiç sayılıyordu. Her yapılan yanlışlığa hadisler uyduran bir toplum meydana gelmişti.

İktidar kendine yarayanları satın almış, itiraz edenler yok edilmiş, doğruyu konuşanlar susturulmuştur. Yapılan haksızlıklara “Muhammed’in sünnetidir.” diyen, İslam’dan uzak bir Emevi düzeni gelişmişti. İşte Hz. Ali, böyle bir ortamda, 24 Haziran 656 tarihinde hilafeti yüklenmek zorunda kaldı. Her taraftaki valiler, beyler ve hükümet erkânı Emeviler’in eline geçmişti. Osman öyle bir kazık çakmış ki, çıkarıp atmak her babayiğidin kârı değildi. Şeytan kadar kurnaz olan Muaviye de bu durumu çok iyi değerlendiriyordu. Etraftaki hükümet erkânında olan Ümeyye oğullarına, daima haberler göndererek, “Ali, Osman’ın katillerini himaye ediyor.” Diyerek, günden güne taraftarlarını çoğaltmaya çalışıyordu.

Hz. Ali, Halife olduktan sonra ilk işi, Devlet yönetimini Emeviler’den kurtarmaktı. Çünkü halk, Osman zamanında da, o valilerden ve o beylerden şikâyetçiydi. Bu yöneticilerin çıkarını ön planda tuttukları çarpık yönetime son vermek mecburiyetindeydi. Onun için, yeni valilerine yemin ettirerek, biatlarını alarak tayin edip her tarafa gönderiyordu. Osman’ın eski tayin ettiklerini de işten uzaklaştırıyordu. Şam’a da amcasının oğlu Abdullah’ı tayin etti. Fakat Abdullah Şam’a gitmedi. Sebebini de Hz. Ali’ye şöyle izah ediyor: “Ya Ali! Muaviye 22 senedir Şam’da vali, hükmettiği her tarafa kendini kabul ettirmiş.

Osman’ın öldürülmesi, Ayşe ile Muaviye’nin planı olduğu da ağır ağır ortaya çıkıyor. Bu ikisinin bütün emeli, yaşlılığından dolayı devlet yönetimini yürütemeyen Osman, halifeliği bir başkasına vermeden, Osman’ı ortadan kaldırıp, Ümeyye oğullarını halifeliğe hâkim kılmaktı. Onların hesabı, bu cinayetten sonra kimse cesaret edip de Halifeliği kabul etmez. O fırsattan istifade, Muaviye de Şam’da halifeliğini ilan ederek Müslümanların başına geçmekti. Şimdi senin Halifeliği kabül etmen onların planını bozdu. Dikkat edecek olursan, Ümeyye oğullarının başta olanlarının hepsi, sana biat etmediler. Şam’a kaçtılar. Şimdi de Osman’ın kanlı gömleğini ve Naile’nin parmaklarını, her yerde sana karşı silah olarak kullanıp, milleti galeyana getirirler. Eğer sen şimdi, bu sırada Muaviye’yi azledersen, onlar meydana çıkarlar, seninle ve benimle savaş ederler. Beni dinlersen, sen, Muaviye’yi tekrar Şam’da vali bırak ve diğer Emevi büyüklerine de birer beylik ver. Onları ancak böylelikle kendine bağlarsın. Bir zaman sonra hepsini teker, teker azledersin. İşte, şimdilik Şam Valiliğini niçin kabul etmediğimin sebebi budur.”

Hz. Ali, amcasının oğlu Abdullah’ın görüşlerine katılmaz. Abdullah’a şu cevabı verir. “ Ben Muaviye’yi Şam’da bırakmam. Ümeyye oğullarını, Müslümanların başına musallat etmem. Seni Şam Valiliğine layık görüyorum, kabul edersen beni ziyadesiyle memnun edersin.” Abdullah! “Muaviye beni eline geçirirse, Osman’ın kanını ileri sürerek ya öldürür ya da zindana atar. En doğrusu sen Muaviye’yi yerinde bırak,” der. Şam valiliğini kabul etmez.

Bunun üzerine, Hz. Ali, Sehl bin Hanif’i, Şam’a Vali tayin eder. Şam Valisi yola çıkıp Tebük’e varınca, bir öncü grup ile karşılaşır. Kendisine sorarlar, “Sen kimsin? Nereye gidiyorsun? Sehl bin Hanifi’ de, “Şam’a gidiyorum, Şam Emiriyim.” Karşı grup, “Seni Halife Osman gönderdiyse buyur, eğer Ali gönderdiyse geri dön.” Diyerek, Şam’a gitmesine mani olurlar. Sehl bin Hanif de geri döner. Olanları Hz. Ali’ye anlatır ve Şam Valiliği böylece Muaviye’de kalır.

Hz. Ali, bunun üzerine Muaviye’ye, biat etmesi için bir mektup gönderir. Muaviye, buna cevaben, yalnız ismi yazılı bir boş kâğıt gönderir. Hz. Ali, gelen elçiye “Bu ne demektir?” diye sorunca Elçi, Muaviye’den aldığı emir üzerine, “Bu bir intikam cevabıdır.” der. Hz. Ali, “Kimden?” diye sorar. Elçi de, “Senden.” cevabını verir. Hz. Ali, “Niçin ?” diye sorar. Elçi, “Osman’ın kanı için. Osman’ın Şam Camii minberinde asılı duran kanlı gömleği önünde elli bin Şamlı ağlıyor. Bunların hepsi de Osman’ın intikamını almadan kılıçlarını kınlarına sokmayacağına yemin ettiler.” Orada bulunan Halit bin Zerf, elçiye şu cevabı verir: “Sen Muhacir ile Ensar’ı, Şamlılar ile mi korkutuyorsun? Yemin ederim ki, Osman’ın gömleği Hz. Yusuf’un gömleği değil. Muaviye de Hz. Yakup gibi, Yusuf için hüzün ve kedere boğulan biri değil. Şamlılara söyle, bu hadiseye bu kadar önem vermesinler. Bu hadise Müslümanlar içine nifak sokacak kadar önemli değil. Eğer önemli olsaydı, Osman, Ömer’in katillerini affetmezdi. Onun için Irak halkı, bu hadiseye elbet ki üzülüyor, ama Şamlıların bölücülük yapacağı kadar önemli olduğuna inanmıyorlar.”

Cemel (Deve) Savaşı

Hz. Ali, durumu öğrenince, Şam Valiliğini zamana bırakıyor. Osman’ın birtakım insanlara imtiyazda bulunup, birtakım insanlara da hiçbir şey vermeyişi, var olan isyana sebep olmuştu. Hz. Ali, evvela bu bozuk düzene bir çeki düzen vermeyi ön plana alarak, Beytülmal ’da verilen aylıkları eşitleyerek işe başlamıştı. Bu duruma karşı gelen en yakın adamları olan Talha ile Zübeyir, Hz. Ali’ye gelerek: “Ya Ali! Bizim maaşlarımızı neden azalttın?” Hz. Ali de der ki: “Ben de sizin kadar alıyorum.” Onlar: “Ama biz alim ve ulemayız” Hz. Ali, “Benden daha mı ulemasınız?” Cevap veremezler. Onlar: “Ama biz Hz. Muhammed ile bütün savaşlara katıldık” Hz. Ali: “Benden fazla savaşlara katıldınız mı?” Cevap yok. Yine onlar: “Ama biz Hz. Muhammed’in en yakınlarıyız.” Hz. Ali, “Benden daha mı yakınsınız?” Cevap veremezler ve bırakıp giderler. Daha önceden, Talha ve Zübeyir, Hz. Ali’den Basra ve Küfe Valiliklerini istemişlerdi. Hz. Ali, onlara, “Siz benim yanımda, meclisimde kalın, benim size ihtiyacım olacak” diyerek, onlara valilik vermemişti. Hz. Ali’nin bu tutumu, onların çıkar ve kariyerlerine engel oluyordu. Onun için, Hz. Ali’den intikam almayı planlamaya başlarlar. Bu olaydan dolayı, Talha ve Zübeyir’in içinde, Hz. Ali’ye karşı bir hırs ve kin doğmuştu.

Biliyorlar ki, Ayşe, Hz. Muhammed’in zamanında yaptığı bir yanlışlığından dolayı, Hz. Ali, Ayşe’yi suçlamıştı. O olaydan sonra Ayşe, Hz. Ali’ye karşı bir kin besliyordu, bayağı Ehli Beyt ’in düşmanı olmuştu. Her ne kadar Ayşe’nin, Osman’a karşı girişilen ayaklanma hareketini organize ettiğini biliyorlarsa da, Hz. Ali’ye karşı bir ayaklanmayı da, kayıtsız şartsız kabul edeceğine ve destekleyeceğine kanaat getiriyorlardı. Hz. Ali’yi Halifelik ‘ten aşağı almak için, Ali’nin düşmanı olan Ayşe ile birleşmekten başka çare yoktu. Onun için, tez elden Mekke’de olan Ayşe’nin yanına giderler.

Talha ile Zübeyir’in, Ayşe’nin yanına geldiğini duyan ve Osman zamanında vali olup Hz. Ali tarafından azledilen bütün Beni Ümeyye’nin valileri olan Yala bin Münebbe, (Yemen eski valisidir) Sait bin As, Velid bin Ukbe, Abdullah bin Amir (azledilen eski Basra valisi), büyük bir askeri güçle Ayşe’nin etrafında toplanarak Basra’ya giderler. Hz. Ali’nin tayin ettiği Osman bin Hanif ile savaşa girerler. Osman bin Hanif’in ordusu yenilir ve kendisini de teslim alırlar ki öldürsünler. Fakat bu güçlü durumlarını Hz. Ali’ye anlatması için öldürmezler. Medine’ye gitmesi için serbest bırakırlar. O da Hz. Ali’ye gider olanları aynen anlatır. Hz. Ali, Şam’da Halifeliğini kabul etmeyen Muaviye’nin üzerine gitmeye hazırlanırken, Basra’daki ayaklanmayı duyunca, askeri hareketi Basra üzerine çevirir. 9 Aralık 656 tarihinde Basra şehri dışında Hz. Ali’nin ordusu ile iş birlikçilerin ordusu karşılaşır.

Ayşe, deve üstünde savaşı idare ederken, bir yanda da şiirler söyleyerek, savaşan askere moral vermeğe çalışıyordu. Onun için tarih de bu savaşın ismine “Camel savaşı” derler. Bu savaşta, Hz. Ali galip gelir. Her iki taraftan da binlerce Müslüman ölürken, Talha ile Zübeyir de şehit olurlar. Hz. Ali büyüklüğüne yakışır şekilde, bunların ardından gözyaşı dökerek, defin etmiştir.

Bu savaşta Hz. Ali’ye karşı yenilen ve teslim olan Ayşe’ye yapılacak muamele, yenilen düşmana yapılması gereken muamele olması gerekirken, Hz. Ali kendine yakışır bir şekilde, onu incitmeden götürüp Medine’deki eski makamına yerleştirmiştir. Beni Ümeyye oğullarının, Osman’ın kanını alacağız bahanesiyle, kışkırttıkları Bedevilerin devamlı ayaklanmaları, Hz. Ali’nin, iyi bir düzen getirmesine engel olmuştur. Bu rahatsızlığı devamlı yaşayan Hz. Ali, kendi yönetim merkezini, Ümeyye oğullarının fazla olmadığı Fars milletinin içine götürmeye karar verir. Bu düşünceyle Irak topraklarında olan Küfe şehrini münasip görür. Başşehir olarak yönetim merkezini Küfe’ye çeker.

Hz. Ali Küfe’de, Devlet düzenine iyi bir adalet getirmek için çalışırken, valilerine vermiş olduğu emirnameler ile bugünkü “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ”ne ışık tutacak kadar adil bir düzenin tohumlarını atıyordu. Avrupa İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni ele aldığımızda, Hz. Ali’nin, valilerine yazdığı emirnamelerinin 24 maddesini aynen alıp yazdıklarını görüyoruz. Fakat o günün insanlarına böyle bir adaletli düzen getirmenin ne kadar zor olduğu, Hz. Ali’ye yapılan haksızlıklardan rahatça anlaşılıyor.

Sıffın Savaşı ve Hakem Olayı

Muaviye, diğer taraftan, “Osman’ın katillerini yakalayamadığı için, Ali de katillerin suç ortağıdır” diyerek, Osman’ın kanlı gömleğini kendisine bayrak yaparak, diğer Müslümanları heyecana getirip kendi safına çekmeye çalışır. Bütün iddiası, “Ali, ya katilleri bulur, ortaya çıkarır, ya da ortaya çıkaramıyorsa, kendisi Halifelik ‘ten çekilir”, bahanesiyle, büyük bir savaş hazırlığı içerisinde günden güne güçlenmeye çalışıyordu.

Nihayet, Suriyeli ve Mısırlılardan topladığı büyük bir ordu ile savaşmak için Irak üzerine yürür. 28 Temmuz 657 tarihinde Irak’ta, Fırat Nehri’nin batı kıyısına düşen Sıffın ovasında, Hz. Ali’nin Malik bin Eşter’in kumandasındaki ordusu ile Muaviye’nin şeytan kadar kurnaz olan Arm ibni As’ın kumandasında olan ordusu karşılaşır. Bir rivayete göre üç ay, bir rivayete göre de bir ay savaşırlar. Tam 90 bin Müslüman’ın kanı dökülür. Artık son gün, Muaviye tarafı bozulmuş, ölen ölmüş, kalanların çoğu da kaçmaya çalışıyorlardı. Muaviye, Amr bin As’a: “Bir çare düşün, yoksa biz helâk olacağız” der. Şeytan kadar kurnaz olan Arm bin As askerine, Kur’an yapraklarını mızraklarınızın ucuna takın, diye emir verir ve “Biz savaşmayacağız, aramızda Kur’an hakem olsun” diye bağırmaya başlarlar.

Bunu duyan Hz. Ali taraftarı Iraklılar: “Biz Kuran’a karşı savaşmayız” diye geri çekilmeye başlarlar. Hz. Ali, “Bu yapılan, bir savaş hilesidir; bunlar Kuran’a inansalar bizimle bu savaşı yapmazlar. Konuşan Kur’an benim! Geri çekilmeyin, sizi oyuna getiriyorlar” diye ne kadar söylediyse de kimse dinlemedi. Malik bin Eşder bağırıyor: “Bir saat daha dayanın, geri çekilmeyin, Arm bin As hile ediyor, onun oyununa gelmeyin, onların askeri dağılıyor, bir saat sürmez zafer bizimdir” diye ne kadar bağırdıysa fayda vermedi. Hatta bir takım asker Hz. Ali ile Malik bin Eşter’in üzerine yürüyerek, “Savaşı bırakmazsanız, biz sizi öldüreceğiz” diye tehdit ederler. Arm bin As’ın hilesi ile savaş durdurulur.

Bu Hile ile birinci adımı atan Muaviye, halk hakim olsun, Kur’an-ın hükmüne razı olalım demesiyle, kendi konumunu, Hz. Ali ile eşdeğer bir hale getirmiş oluyor ki, buna o anda orada olanlar farkına bile varamıyorlar. Bu sinsi siyaseti ile ailesinin Hz. Muhammed ve onun soyuna olan düşmanlığı sanki yokmuş, Ehli Beyt soyunun Halifelik’teki hakkına, eşit bir hakka sahipmiş gibi, aynı seviyede göstermesi ve Halife olmadığı halde, Halifeymiş gibi Hz. Ali ile aynı hakkı sahiplenmesi en büyük hile ve oyundu. Bu yüzden Hz. Ali ile Muaviye arasında seçim için kurulan bir hakem kurulu, yapılan bu büyük hilenin başarılı adımıydı.

Halkın, Muaviye’nin oyununa geldiklerini seyir etmekten başka çaresi kalmayan Hz. Ali, kendi hakemliğine ilk önce Abdullah bin Abbas ı seçer. Abdullah, Hz. Ali’nin akrabasıdır, taraf tutabilir, diye itiraz eden Arm bin As’la birleşen ve ne yaptıklarının farkına varmayan halk, Hz. Ali’nin gösterdiği diğer hakemlere de Arm bin As’la beraber itiraz etmişlerdi. Hz. Ali de bunun üzerine, “Kimi isterseniz seçin.” diyerek uzaklaşmış, oradaki halk da gayet saf ve temiz, barıştan ve iyilikten yana olan Ebu Musa el Eşari’yi Hz. Ali’ye vekil olarak hakem tayin ederler.

Bu saf adamı tayin ettiklerine sevinen Arm bin As, kendisini de Muaviye tarafının Hakemi olarak ilan eder. Daha evvelden iki tarafın aralarında yaptıkları barış anlaşmasında, “tayin edilen Hakemlerin verdiği müşterek kararlar geçerli olacaktır” kaydı konulmuştu. Bunu çok iyi bilen Arm bin As, Ebu Musa El Eşari’yi nasıl oyuna getireceğini düşünerek, sanki Muaviye de Halife imiş gibi, şu öneride bulunuyor: “Hz. Ali ile Muaviye yüzünden binlerce Müslümanın kanı döküldü, biz evvela bunları Halifelikten çıkaralım, sonra tekrar oturup düşünelim ve konuşalım. Müslümanların başına kim münasip ise onu seçeriz.” diye Ebu Musa el Eşari’yi kandırır.

Arm İbni As derki: “Sen benden yaşlısın, şimdi evvela sen çadırdan dışarı çık, halka ben şu parmağımdaki yüzüğü nasıl çıkardım ise, Hz. Ali’yi de öylece Halifelikten çıkardım de. Arkandan ben de gelip aynısını yaparak, önce ikisinin çatışmasından halkı kurtaralım” diyerek Ebu Musa el Eşarı’yi kandırır.

Arm ibni As’a inanan saf Ebu Musa el Eşari, çadırdan dışarı çıkar ve halka parmağındaki yüzüğü göstererek, “Ey Müslümanlar! Ben şu parmağımdaki yüzüğü nasıl çıkarıyorsam, Hz. Ali’yi de Halifelikten öyle çıkarıyorum” der. Arkasından Amr ibni As gelir, “Ey Müslümanlar, ben de şu yüzüğü nasıl parmağıma takıyorsam, Muaviye’yi de öyle Halifeliğe atıyorum” der ve ortalık karışır.

Amr ibni As’ın yaptığı hile, önceden yapılan anlaşmadaki yazılı olan hakimlerin müşterek kararına aykırıdır. Çünkü burada müşterek karar yoktur. Aldatılma ve hile vardır. Önceden Hz. Ali’yi dinlemeyen yobaz halkın bir kısmı, “Allah’tan başka kimse hüküm veremez” Diğer bir kısmı, “Allah’ın dininde insanların kararı kabul edilmez, eğer kabul ediyorsanız bizim ölenlerimizi geri getirin” diyerek, Hz. Ali’ye karşı isyan ederler.

Aslında Amr bin As’ın bu hareketi bir başarı olmamış, hakem usulünün iflâsını ilan etmiştir. Nitekim Hz. Ali taraftarları kararı tanımamışlar. Yalnız Amr’ın bu hilekârlığı Muaviye’nin amacına hizmet etmiştir. Bu hile ile ortaya gelen yanılgıyı fırsat bilen Ümeye taraftarları, Muaviye’yi resmen Halife olarak tanımalarına yol açmıştır.

Hariciler ve Nehrevan

Bu hakem anlaşması, Hz. Ali taraftarlarını ikiye ayırmıştır. Bir kısmı: “Hakem kararını tanımıyoruz, Hz. Ali yine bizim halifemizdir” derken, diğer bir kısmı, Hz. Ali’yi hakem kararına razı olduğu için suçlu buluyorlardı. “Hüküm verme yalnız Allah’a aittir,” düşüncesi ile, Hz. Ali’ye karşı, Abdullah ibni Vehb’ir Rasibi’nin başkanlığı altında toplanarak birtakım baskınlar yapmaya başlarlar. Bunlar Hz. Ali’yi de, Muaviye’yi de ret ettikleri için, tarihte bunlara “Hariciler” deniyor.

Nihayet; Hariciler 659 yılında Nehrivan suyu kenarında 400 bin silahlı ordu ile, Hz. Ali’ye baş kaldırırlar. Hz. Ali savaştan vazgeçmeleri için, bunlara üç defa elçi gönderir. Hariciler hiç kimsenin sözünü dinlemezler. “Ali hakem olayını kabul ettiği için şirke düşmüştür, ondan Allah adına intikam alacağız” diye diretirler. Hz. Ali başka çözüm bulamayınca, bunların üzerine gider ve bunlar ile savaşmaya başlar. Bu savaşta haricilerin birçoğu hayatını kaybeder, kalanlar da dağılır giderler. Böylelikle haricilerin ayaklanması bastırılmış olur.

Mısır Valiliği: Kays bin Sad, Muhammed bin Ebu Bekir ve Mâlik-i Eşter

Hz. Ali, Hariciler ile ve diğer ufak tefek ayaklanmalar ile uğraşırken, Ümeyye oğullarından olup valilikten veya beylikten azledilen kişiler, Muaviye’nin yanına sığınmış, onunla birlikte Hz. Ali’ye karşı olumsuz propagandalar yaparak, güçlenmek için ne gerekiyorsa onu da yaparlar. Hz. Ali’nin, Mısır Valisi Kays bin Sad, akıllı ve kurnaz biriydi. Mısır’da Ali’nin halifeliğini kabul etmeyen, Muaviye taraftarı bir kavim vardı. Kays bunları çok iyi idare ediyordu ve böylelikle Muaviye’yi Mısır’a sokmuyordu.

Muaviye, Kays ile baş edemeyince, bir Mısırlıyı casus olarak Hz. Ali’ye gönderdi ve şöyle tembih etti: “Git Ali’ye de ki, senin Mısır valiliği verdiğin Kays? Muaviye ile işbirliği yapıyor. Çünkü Harput beldesinin 10 binden fazla nüfusu var, bunlar senin Halifeliğini şimdiye kadar kabul etmediler. Muaviye ile birlikte hareket ediyorlar. Mısır Valisi Kays da bu güne kadar onlara dokunmuş değil.” Bu haberi alan Hz. Ali, Kays’a bir emirname yazar. “Ey Kays, haber aldım, bugüne kadar Harputiler’in biatını almamışsın. Bu mektup eline geçer geçmez, hemen Harputiler’in biatını al. Direniyorlarsa onlara savaş aç” İşi bilen Kays, Harputiler’e savaş açarsa, Şam’da Muaviye’den yardım isteyecekler. Bu savaş da Muaviye’nin yıllardır tam planladığı isteği olur. Böylelikle Muaviye Mısır’a girme fırsatını yakalamış olur. Önüne ne geleceğini bilen Kays, Hz. Ali’ye sebepleri de anlatarak, savaş açamayacağını bildirir. Hz. Ali, bunun üzerine Kays’tan şüphelenir ve Valilik’ten azleder.

Yerine Muhammed bin Ebu Bekir’i tayin eder. Muhammed bin Ebu Bekir, valilik görevine başlar başlamaz, Harputiler’e ve diğer biat etmeyenlere savaş açar. Açılan bu savaşta Muaviye, Ali’ye biat etmeyenlere yardım için 6000 kişilik bir orduyu Amr Bin As’ın kumandasında Mısır’a gönderir. Bu kuvvetin karşısında Muhammed bin Ebu Bekir, bu savaşı kayıp eder ve kendisi bir süre saklanır. Sonunda yakalanır. Muaviye bu olayda Ebu Bekir’in oğlu Muhammed’i, diri diri yakmıştır.

Hz. Ali, bunun arkasından Mısıra Malik bin Eşter’i gönderir. Fakat Malik bin Eşter, Mısır’a giderken Kelzum denen konaklama yerinde, Muaviye nin talimatı üzerine zehirlenip öldürülür. Neticede Muaviye, Amr bin As’a bin kişilik bir ordu daha verir, Mısır’a Vali tayin eder. Hz. Ali de Mısır’ı böylece kaybeder.

Hz. Ali’nin Şehadeti

Bu huzursuzluk içerisinde bir taraftan Muaviye ve taraftarları, Hz. Ali’yi ortadan kaldırmak için her türlü hileye başvururlarken, diğer taraftan da Hariciler halen intikam almak için çeşitli hileler düşünüyorlar. Bu sırada Haricilerin savaştan kaçıp kurtulanları, Mısır’da toplanarak kendilerinden olmayan grupların liderlerini öldürmeyi düşünürler. Bu melunların planını haber alan Amr bin As, bunları buldurur ve kendileriyle birlikte şu planı hazırlar: “İbni Mülcem, Hz. Ali’yi öldürsün, Mezal ismindeki Harici de Muaviye’yi öldürsün, Abdullah’da beni öldürecekmiş amacıyla mescide gitsin. Ben o gün yerime başkasını gönderirim, benim yerime imamlık yapan kişiyi öldürsün. Bunu yaparsanız, ben sizi mükâfatlandırırım. Kimse sizin kılınıza dokunamaz. Böylelikle, Muaviye ve Hz. Ali yüzünden ölen yakınlarınızın intikamını almış olursunuz. Artık Halifelik çatışması da olmaz.” diyerek bu katilleri teşvik eder. Bazı Şii kaynakları bu ihanet planı’nın Muaviye ile birlikte hazırlandığını yazarlar.

Bu Anlaşma üzerine Abdullah Mısır’da kalır. Mezal Şam’a gider. İbni Mülcem de Küfe’ye gider. Küfe’de olan Kinde mahallesinde yaşayan halkın çoğunluğunu Hariciler teşkil ediyordu. Bunların içinde Kuteme binti Kasame isminde bir kadın vardı ki, Küfe’de bunun kadar güzel bir kadın yoktu. Fakat babasını ve kardeşlerini, Hz. Ali’ye karşı yaptıkları Nehrivan savaşında kayıp etmişti. Onun için de Hz. Ali’nin en büyük düşmanıydı.

Abdurrahman bin ibni Mülcem, Kuteme binti Kaseme’nin, Hz. Ali’ye olan düşmanlığını bildiği için, doğruca o kadının evine gider. Kendisine niyetini ve planını anlatır ve şu teklifi yapar: “Bana iki yardımcı bulursan, ben Ali’yi öldüreceğim. Eğer Ali’yi öldürürsem benim ile evlenir misin?” Kadın bu teklifi kabul eder ve anlaşırlar. Kuteme binti Kaseme, daha evvelden, “Yardımcım olsa, ben Ali’yi öldürürüm” diyen Verdan ve Şebib isminde iki müşrik tanıyordu. Bunlara haber gönderir ve kendi evinde bu üç katili saklar ve birlikte, hicri tarihi 40. yılı Ramazanın 19’unu ölüm günü olarak planlarlar.

Hz. Ali’nin ölüm gününü, tarihçiler farklı veriyorlar. Bir kısmı 19 Ramazanda yaralandığını 21 Ramazanda Ruhunu Hakka teslim ettiğini yazarlarken; Taberi tarihi 17 Ramazanda yaralandığını, 19 Ramazanda Ruhunu Hakka teslim ettiğini yazıyor. Taberiye göre 17 Ramazan sabahı, Hz. Ali, evinden çıkıp mescide giderken, bu üç melun Hz. Ali’nin yolunu keserler, Abdurrahman bin ibni Mülcem, elindeki zehirli kılıç ile Hz. Ali’nin başına vurur ve yaralar. Hz. Ali’nin bağırmasıyla mescide giden halk ve İmam Hasan yetişir, İmam Hasan da, Ibni Mülcem’i yaralar ve yakalar.

Diğer iki melun, Verdan ile Şebib kaçarlar. Verdan’ın bir eve girdiğini gören halk, yakalar onu öldürürler. Şebib yakalanmaz, Mısır’a Amr bin As’ın yanına kaçar, kendini ölümden kurtarır. Aynı gün Berk bin Abdullah, Muaviye mescide giderken, Muaviye’ye saldırmış, fakat ölümlük bir darbe vurmamış. Muaviye aldığı bu hafif yaradan kurtulmuş. Planın mimarı olan melun ve şeytan Amr bin As, o gün kendisi mescide gitmez, yerine Harice bin Hüzâfe’yi gönderir, saldırgan onu öldürür. Amr bin As’ın bu planı, Hz. Ali ile Muaviye öldürülürse, Halifelik kendine kalacaktı. Eğer birinden biri sağ kalırsa, beni de öldüreceklerdi. Asıl amacı, benim hasta olmam beni kurtardı, bahanesi ile kendini temize çıkartmaktı. Nitekim Muaviye ölmeyince, planı aynen tutar.

Hz. Ali yaralandıktan sonra oğullarına şu nasihat ta bulunur: “Bu katili muhafaza edin, ben sağ olduğum müddetçe, bana ne yediriyorsanız, ona da aynısını verin. Ben ölürsem, onu da öldürün. Şayet ben sağ kalırsam, onu bana bırakın.” Tekrar ikinci bir vasiyeti : “Ben ölürsem, gece herkes yattıktan sonra siz beni yıkayın, kefenleyin ve tabutlayın. Cenaze namazımı kılın kenara çekilin. Tabut kalkar gider, siz de arkasına gidin. Nereye konarsa, orayı kazıyın. Göreceksiniz ki mezarım Nuh Peygamber tarafından yapılmış hazır. Beni oraya defnedin ve üzerini bellisiz yapın ki, müşrikler beni rahatsız etmesin.

Hz. Ali, Hicri tarihi Ramazanın 19’unda yaralanır, 21 Ramazanda ruhunu Hakka teslim eder (Miladi tarih, 26 Ocak 661 tarihine rastlar). Hz. Ali’nin kişiliği hakkında, bugünkü İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine alınan 24 maddesini kısa ve öz olarak örnek gösteriyoruz. Kaynak verdiğim bu kitabı yazan Profesörler derler ki, “Müslüman dünyası Hz. Ali’yi tanıyamamış ve dünya alemine de yanlış tanıtmışlar. Müslümanlara göre, kılıcından kan damlayan bir cengâver. Hz. Muhammed’in damadı ve amcasının oğlu, dördüncü Halife.”

Hz. Ali’nin Kişiliği ve Adaleti

Fakat Hz. Ali’nin yaşamı incelendiği zaman, Adil ve isabetli kararlarıyla, Hz. Muhammed’e yardımcı olduğu gibi, ikinci halife Ömer de, kendisi karar veremediği olaylarda, daima Hz. Ali’ye başvurduğunu bütün kaynaklar yazar. “Ali olmasa, Ömer helâk olurdu” kanıları halk içerisinde söylendiği gibi, yazılı tarihi kaynaklara da geçmiştir .

“Hz. Ali, son derece âlicenap, sözün doğrusunu söyleyen, her davayı hakkıyla çözen, insanları seven, ihtiyacı olan fakirlere yardım eden, hak sahipleri de yalnız onun adaletine güvenirlerdi. Haksıza fırsat vermeyen, çok okuyan ve çok ibadet eden, sonsuz bir ilim kaynağıdır. Eğer Müslüman dini, Hz. Muhammed’den sonra, Hz. Ali’nin eline geçmiş olsaydı, bugün bizlerin getirmeye çalıştığı, laikliği, demokrasiyi ve hukuk devletini, Hz. Ali o günden kurmuş olacakmış.”

Hz. Ali’nin, valilerine yazdığı birçok emirnamelerinden bir tanesini örnek veriyorum. Mâlik’ül Eşter’i Mısır’a tayin ettiği zaman, ona yazıp verdiği “Ahit Nâme” (Emirname). Hiçbir kelimesini değiştirmeden yazıyorum. Hz. Ali’nin kişiliğini ve adaletini bir nebze olsun, siz okuyucularıma tanıtmak istiyorum. Ayrıca verdiğim bu ikinci kaynak, Avusturya’da basılan “DER İMAM” kitabında, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne alınan, Hz. Ali’nin verdiği emirnamelerinden 24 maddeyi aynen yazıyorum.

Mâlik-i Eşter’e Verilen Emirname (Ahidnâme)

Hz. Ali, Mâlik bin Hâris el-Eşter’i Mısır’a vali tayin ettiğinde ona uzun bir “Ahidnâme” (emirname) yazmıştır. Nehcü’l-Belâğa’da yer alan bu metin, bir yöneticinin halka, askere, hâkimlere, memurlara, tüccar ve zanaatkârlara, yoksul ve yetimlere karşı görevlerini ayrıntılı biçimde düzenler. Seyit Derviş Tur Dede, Erkânname’de emirnamenin tamamını Abdülbâki Gölpınarlı’nın Türkçe çevirisinden aktarmıştır. Emirnamenin en çok bilinen cümlesi şudur:

“Çünkü halk iki sınıftır: Bir kısmı dinde kardeştir sana, öbür kısmı yaratılışta eştir sana.”

Emirnamenin ana ilkeleri kısaca şunlardır: Halka merhametle ve adaletle davranmak; öfkeyle ceza vermemek ve affetmekten pişmanlık duymamak; insanların ayıplarını araştırmamak, örtmek; acı da olsa doğruyu söyleyen danışmanları seçmek; iyilik edenle kötülük edeni bir tutmamak; vergiden önce ülkenin kalkınmasını gözetmek ve afet yılında vergiyi hafifletmek; hâkimleri en dürüst kişilerden seçip geçimlerini güvenceye almak; yoksulları, yetimleri ve yaşlıları bizzat aratıp gözetmek; halkın karşısına çıkmaktan kaçınmamak; barış teklifini reddetmemek, verilen söze ve antlaşmaya mutlaka sadık kalmak ve asla haksız yere kan dökmemek.

Kaynak: Abdülbâki Gölpınarlı, Hazreti Emir Ali İbni Ebutalib – Nehcü’l-Belâğa, Der Yayınevi, İstanbul, s. 368–388. Seyit Derviş Tur Dede, Hz. Ali’nin hutbelerini, vasiyetlerini, mektuplarını ve vecizelerini içeren bu eserin okunmasını tavsiye eder.

Hz. Ali’nin Valilerine Verdiği Emirnamelerden 24 Madde

Seyit Derviş Tur Dede, Avusturya’da basılan “Der İmam” kitabını kaynak göstererek Hz. Ali’nin emirnamelerinden şu 24 maddeyi aktarır:

  1. Hiç bir zaman savaşı önce siz başlatmayın. Allah kan dökülmesini sevmez. Yalnız nefsi müdafaanız için savaş yapın.
  2. Düşmanına evvela sen saldırma, eğer o sana saldırırsa güçlü ve cesur bir şekilde geri vurmalısın.
  3. Sana saldırmak isteyen ile hiç bir zaman tartışmaya girme, onun için de zaman kaybetme. Konuşacak isen, Allah’ın ve Peygamberin emirlerinden konuş.
  4. Savaştan kaçanları takip etme ve öldürme. Hayat onlar için kıymetlidir. Bırak ömürleri oldukça yaşasınlar.
  5. Kendisini müdafaa edemeyen yaralıyı sakın öldürme.
  6. Hiç bir zaman yaralının ve ölünün üzerindeki elbisesini ve eşyasını alma.
  7. Hırsını almak için bir ölüye eziyet etme.
  8. Savaş anında işgal ettiğin yerlerde, çapulculuk ve yağmalama yapmayın.
  9. Savaşta hiçbir şekilde kadınlara dokunmayın.
  10. Savaşta bir kadın, sana ne kadar hakaret ederse etsin, tırnaklarıyla yüzünü yırtsa dahi kızma. Çünkü savaşta sen onun babasını, kardeşini, kocasını öldürmüş olabilirsin. O acının etkisi ile sana her türlü kötülüğü düşünebilir. Fakat o güçsüz, müdafaasız bir kadın olduğu için, onlara kötülük yapmayın ve yaralamayın.
  11. Savaşta çocuklara dokunmayın ve aç bırakmayın.
  12. Savaşta yaşlılara ve sakatlara dokunmayın.
  13. Halka merhametle muameleyi kendinize adet edinin. Onları sevmeyi, onlara lütfetmeyi kendinize huy edinin. Onlara karşı yiyeceklerini, içeceklerini ganimet bilen yırtıcı bir canavar kesilmeyin.
  14. Çünkü halk iki sınıftır: Bir kısmı dinden kardeştir size, diğer bir kısmı da insandır, yaradılışta eşittir size. Onlara eşit muamele edin.
  15. İki sınıf insan sürtüşebilir, kusur ederler, bilerek veya bilmeyerek ellerinden bazı istenmeyen şeyler çıkabilir. Senin suçlarını Allah’ın bağışlamasını nasıl istiyorsan, nasıl seviniyorsan, sen de onları bağışla ve sevindir.
  16. Halkı bağışlarken nedamete düşme; onlara ceza verirken de sevinme; seni yoldan çıkarana, öfkene kapılıp ceza vermeğe kalktığında, senin gücünün üzerinde olan Allah’ın gücünü düşün. Adâleti elden bırakma.
  17. Allah’a karşı da insaflı ol. Emrindeki insanların ehline, ayaline, karşı da insafla muamelede bulun. İnsanlara zulmedenin düşmanı da Allah tır!
  18. İnsanların ayıplarını açıp söyleyen, arkasında gıybet eden kişiler, sana en uzak kişiler olsun. Onları kendine yaklaştırma, onlar ile dost olma.
  19. Halka karşı duyduğun bir kin varsa onu bırak. Her suça ceza vermeye kalkma. Sence doğru olmayan şeyleri bilmezlikten gel. Halkın kötü yönlerini söyleyen kişilerin sözlerini hemencecik gerçek görme. Çünkü halkın kötülüğünü söyleyen hizipçi, gerçek öğüt verse bile, altında bir garez ve kin yatmaktadır.
  20. Nekis (cimri) kişi ile dostluk kurma. Seni üstünlükten alıkoyar. Cömertliğini yok eder. Hem manevi, hem maddi seni yoksullaştırır.
  21. Sana karşı acı bile olsa, gerçeği söyleyenler ile dostluk kur. Yanlışını sana söyleyen, yaptıklarının hepsine iyidir, demeyen kişiler, senin hakiki dostundur.
  22. İyilik edenle, kötülükte bulunanı aynı seviyede görme. Çünkü onları aynı seviyede görmek, iyilik edenleri iyilikten vazgeçtirir. Kötülük edenleri de kötülüğe özendirir. Bunlara karşı layık oldukları muameleyi yap.
  23. İdaren altındaki şehirlerin düzene girmesi, halkın huzura kavuşması için, daima bilginler ile görüş. Bu hususta tecrübeli olan düşünceli insanlara danış.
  24. “Halkın idaresini eline vereceğiniz yöneticilerinizin ahlâk ve karakterine çok dikkat edin. Gönülden inanıp iman eden kişiler olmalı. Halkın işinde tıkanıp kalmayan, yararlı çözümler üreten, hasımlarının kendisini katı davranışlara itemediği, sürekli hatalar işlemeyen, kendisine doğru olan gösterildiğinde kabul etmekten çekinmeyen, hırsına kapılmayan, az bir delil ile yetinmeyip daha fazlası için araştırma yapan, şüpheli bir noktada, delillere en çok bağlı kalan, taraflara müracaat etmekten usanmayan, meselelerin açıklığa kavuşması konusunda en çok sabır gösterebilen, mahkemenin hükmü ortaya çıktığı zaman en kesin ve katı tavırlı olan, övme ve pohpohlamaya karşı zaaf göstermeyen, en faziletli kimseleri seçin. Bu kişilerin sayısı azdır. Asıl göreviniz de, bu kişilerin verdiği hüküm ve karara destek vermenizdir ve başkalarına muhtaç etmeyecek, ihtiyaçlarını karşılayacak, rahat yaşamalarını sağlayacak bir maaş vermelisiniz.”

Kur’an’a Göre İnsan ve İnanç

Kur’an-ı Kerim’in, Hücurat Suresi’nin 13. ayeti şöyle diyor: “ Ey insanlar! Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki, birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz Allah katında en değerliniz, Allah’a karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Allah bilendir.”

Ayet 14: “Ey Muhammed! Bedeviler inandık dediler. De ki; İnanmadınız, ama Müslüman olduk deyin; İnanç henüz gönüllerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve Peygambere itaat ederseniz, Allah o zaman bağışlar ve merhamet eder.”

Ayet 15: “İnananlar, ancak Allah’a ve Peygamberine inanmış, sonra şüpheye düşmemiş olanlardır. İşte onlar doğru olanlardır.”

Kur’an-ın ne dediğinden haberi olmayan insanlar, Muaviye’yi, Hz. Ali ile eşdeğerde görürler. Kur’an-ın emirlerine baktığımız zaman, Muaviye’nin, Hz. Muhammed’e ve onun Ehli Beytine olan düşmanlığı ile Müslüman dinine yaptığı ihaneti ve zararı, hiç kimse vermemiştir.

Hz. Ali’yi tanıyamayan Müslümanların birçoğu, Muaviye’ye “Dehâ” derler. Geçmişteki olayların geçek yüzüne bakacak olursak Muaviye’nin, yaşamı incelendiği zaman karşımıza, kendi hâkimiyetini kabul etmeyen herkese; insanlığın kabul etmeyeceği hile ve şer ile iftira etmiş, her türlü zulmü reva görmekten tereddüt etmemiştir. Müslüman dinine, bedevi Arap’ın eski Cahiliye devrindeki insanı, insana köle eden, kadını meta olarak satan ve bunun gibi, Hz. Muhammed’in İslam’dan kaldırdığı ve yasakladığı Cahiliye devrindeki adetleri, yalan hadisler ile Hz. Muhammed’e isnat ederek, İslam dinine sokmuştur.

Bu hilebazlığı ile Hz. Muhammed’in getirdiği Müslüman dinini ters yüz çevirmiştir. Bu yaptıklarına bakıldığında, sahtekâr, sözünün eri olmayan, karaktersiz, hilebaz bir insan olarak önümüze çıkıyor. Bunu Hz. Ali ile mukayese etmek bizce günahtır.

Hz. Ali’nin Velâyeti ve Alevi İnancındaki Yeri

Hz. Ali’nin Velâyet makamına baktığımız zaman, İslam’ın mistik düşüncesini ve tasavvuf ilmini ondan görüyoruz. Hz. Muhammed İslam dinini ilk getirdiği zamanlarda, din öncülüğünü, sivil halk yönetimini ve askeri yönetimin tümünü tek başına kendisi yönetiyordu.

Fakat Mekke’den, Medine’ye hicret ettikten sonra, İslam’ın hızla büyümesi karşısında, etrafında güvendiği yakınlarına bazı görevler vermişti. Hz. Ali’nin de ilmine güvendiği için O’na da gece ibadetlerini yaptırmasını vermişti. Kırklar Cem’inin her gece Hz. Ali ile Hz. Fatima’nın evinde yapıldığını yazılı tarihler de belirtir. Yaşanan Alevi inancını da, cemlerde okunan Miraç lama ile dile getirir. Hz Muhammed bu durumu çok güzel açıklamış. “Ben ilmin şehriyim, Ali ilmin kapısıdır, her kim bana gelmek istiyorsa evvela Ali’ye gitsin.”

Hz. Ali, ramazan ayında şehit edildiği için Alevi toplumu, ramazan orucunu yalnız Kur’an-ın farzına ve Kâdir gecesinin hürmetine, ramazan ayının 26-27-28’inci, Kadir Gecesi’ne isabet eden günleri oruç tutarlar. Normali ramazanın 19’undan, sonuna kadar Aleviler için yası matem günleridir. Çünkü Hz. Ali gibi bir Şahi Merdan’ı şehit ettiler. O güne kadar da “Ramazan Bayramı” diye bir adet yoktu. Muaviye, Hz. Ali gibi bir rakipten kurtulduğu için, ramazanın sonunda büyük bir bayram yapılsın diye, bütün valilerine emir verir ve bayram yaptırır. O gün bugün, Sünni kesimler Muaviye’nin sevinç bayramını yapıyorlar. Ama Aleviler bunu hiç bir zaman yapmadılar ve yapmazlar.

Erkânname’de bu bölüm, Mevlânâ’ya atfedilen “Na’t-ı Ali” kasidesiyle sona erer. Alevi inancında Hz. Ali’nin yeri için ayrıca bakınız: Alevilik nedir?, On İki İmam, Cem nedir? ve Gadir Hum olayı.

Kaynak: Seyit Derviş Tur, Erkânname – Aleviliğin İslam Yorumu ve Alevi Erkânları, genişletilmiş 3. baskı (ISBN 975-6791-52-7).

Yazar hakkında: Seyit Derviş Tur Dede

1936’da Erzincan Çayırlı Başköy’de, Babamansur (Şah Mansur) Ocağı’na mensup bir seyyid ailesinde doğdu. Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun (AABF) öncülü olan Alevi Cemaatleri Federasyonu’nun kurucularından ve ilk genel başkanıdır (1990–1993). 1994–2003 yılları arasında federasyon bünyesindeki Dedeler Kurulu’na başkanlık etti. Erkânname (2002) ve Avrupa’da İlk Alevi Yapılanması (2016) kitaplarının yazarıdır; çalışmaları Martin Sökefeld, Zeynel Gül, Burak Gümüş ve Bülent Keleş gibi araştırmacıların akademik yayınlarında kaynak gösterilmektedir.

Biyografi · Basında ve akademide · Videolar · İletişim