Düşkünlük Nedir? Alevilikte Düşkünlük Erkânı ve Cezaları

Kısaca: Düşkünlük, Alevi yol ve erkânındaki toplumsal yargı sistemidir. Seyit Derviş Tur Dede’ye göre yalnızca musahip tutup Görgü Erkânı’nda ikrar vermiş, sonra bu ikrarını bozarak suç işlemiş talibe “düşkün” denir. Suçun derecesine göre bir yıldan otuz yıla kadar toplum dışında kalır; tövbe kapısı ise her zaman açıktır, Alevilikte “aforoz” yoktur. Dede, düşkünlüğün kaynağını Tebük seferine katılmayan üç sahabeye uygulanan yaptırıma dayandırır.

Aşağıdaki metin, Seyit Derviş Tur Dede’nin Erkânname kitabından alınmıştır. Genel bir giriş için: Alevilik nedir?

Düşkünlük Nedir?

Düşkün kelimesinin anlamı, “Suçlu” demektir. Musahiplik Erkan’ından geçmiş, Görgü Erkan’ında ikrar vermiş, yola talip olmuş ve sonradan suç işleyen talibe “Düşkün” denir. Alevi inancına sahip olan evladı Resul, Seyit soyundan da olsa, diğer taliplerden de olsa, musahip tutup ikrar vermemişse, bir Pir’e teslim olup kendini topluma aklatmamış ise, Tevella Teberra yemini edip ikrar bent olmamış sa. Alevi terimi ile bunlara “Ham-Evrah” denir. Bu gibi Alevilerin yalnız lakabı Alevi’dir. Her kim olursa olsun, suç işlediği takdirde elbetteki toplum tarafından suçlu görülür. Musahip tutarda bir Pir’e teslim olarak yola talip olmak isterse, suçlu olduğu için Musahip Erkânın da Görgü Erkânın da onun da sorgusu yapılacaktır ve yargılanarak aklanacaktır.

Fakat o güne kadar bunlara düşkün denilmez. Düşkün olabilmesi için musahip tutup Musahip Erkânın’dan geçmesi lazımdır. Yaptıklarını bir daha yapmayacağına yemin edip, ikrar verip Pir önünde, beraber yaşadığı toplumun içinde kendini aklatmış olmalı ki, ondan sonra yapmış olduğu bir suçtan dolayı, yoldan ve erkândan düşmüş ola. Vermiş olduğu ikrarı ve yemini bozduğu için inancımıza göre, bu gibi haller başına gelenlere düşkün denir. Ne yazık ki bunu bilmeyenler, birbirini suçlarken “düşkündür” diye suçlamaya kalkarlar ki, bu da çok yanlıştır, Bilir bilmez her önüne gelene düşkün demek, cehaletin verdiği bilgisizliktir.

Bir Talip Nasıl Düşkün İlan Edilir?

İnsan, günlük yaşantısını çevresi ile devam ettirir. Yaptığı iyilikleri de, kötülükleri de çevresinde beraber yaşadığı insanlara yapar. Eğer bu talip musahip sahibi ise, musahip ve Görgü Erkânında tövbe ve yemin etmişse, ikrar vermişse, bu durumu çevresi bilmektedir. Artık bu Muhammed Ali’nin yoluna ikrar vermiş olan talip, yaşamının her alanında birlikte yaşadığı insanlardan, herhangi bir kişiye kötülüğü ve zararı dokunursa, o insanlar, bu kişiyi Rehber’ine, Pir’ine veya Mürşidine bildirirler. Bu durum, inancımız gereği yapacağımız en normal bir şikâyet sistemidir.

Böyle bir talibin çevresindeki insanlardan biri, o talibin Rehber’ine, Pir’ine, Mürşidine şikâyette bulunursa Pir veya Mürşit, derhal Rehber’e haber verirler ve görevlendirirler. Şikâyet zaten direk Rehber’e yapılmışsa Rehber de, Pir’e ve Mürşide haber verir, onların onayını alır. Hakkında şikâyet olan talibi evvela etrafından araştırır ve gider talibi de dinler. Her iki tarafı dinleyen Rehber, hakkında şikâyet edilen talibin haksız olduğuna kanaat getirirse: Talibe, Pir Divanına çekileceğini söyler. Bundan sonra Rehber, Pir’e, varsa Mürşide, talibin haksız olduğunu anlatır. Birlikte talibin ve davacı olan kişinin sorgulanmasına karar verirler ve bir müsait tarih tespit ederler.

Rehber, bu tespit edilen sorgulama tarihini ve mekânını davacıya da, davalıya da bildirir. Tespit edilen tarihte bu talibi sorgulayacak olan Pir, Rehber, bulunabiliyorsa Mürşidi de, orada bulunmalıdır. Ayrıca musahiplik ikrarını vermiş ve Görgü Erkan’ından geçmiş olanlar bu mecliste bulunabilirler. Bunlarla birlikte aynı çevrede oturan ve verilecek karara yardımcı olabilecek ehli kâmil insanların da bulunması gereklidir. Pir’ler topluluğu, kendi evleri uygunsa kendi evlerinde, sorgulamak için bir irfan meydanı açarlar. Her iki tarafın da, tanıkları ile gelmesini bildirirler. Pir’ler, evvela çevrenin ehli kâmil insanlarını alır, onlara olayı anlatırlar. Sonra davacıyı meydana alır dara çekerler ve kendisini doğru konuşacağına yemin ettirir ve ifadesini alırlar. Varsa, şahitlerini getirir dara çekerler. Onlara da evvela doğru konuşacaklarına dair yemin ettirirler ve dinlerler. Pir, Tövbe Suresi’nin 68’inci ayetini okur: “Allah ikiyüzlü erkek ve kadınlara ve inkârcılara, ebedi kalacakları Cehennem ateşini hazırlamıştır. O, onlara yeter. Allah! Onlara lânet etsin. Onlara devamlı azap vardır.” Pir, bu ayeti okuduktan sonra bunlara, doğru söyledilerse, Allah yardımcıları olsun, iftira ve bühtan ettilerse, ayetin anlamına uygun bir dua verir: “Allah, Allah! Geldiğiniz yolda, durduğunuz darda, Ehli Beyt’in yolunda doğru durup, doğru konuştuysanız, Hakk Muhammed Ali Yardımcınız olsun. Sizleri doğruluktan, doğru yoldan ayırmasın. Dilden dileğinizi, gönülden muradınızı versin. Eğer bu darda, bu yolda, yalan edip iftira ettiyseniz, Tövbe Suresi’nin 68’inci ayetinin belirttiği azaba uğruyasınız. Doğruların Ali Yardımcısı, Hızır kılavuzu olsun. Gerçeğe hü,” der darda indirir.

Suç derecesine göre, gerekirse davacı ile davalı bir araya getirilmez. Arkasından, Rehber, suç isnat edilen talibi getirir dara çeker ve o talip de evvela yemin ettirilir, sonra ifadesi alınır. Varsa onun da şahitleri dinlenir ve onlara da aynı Kur’an ayeti okunur. Bu darda yalan söyleyenin, iftira edenin, ileride büyük kazalara, belalara uğrayacağına inandıklarını söyler. Suçlu olduğu görülüyorsa, onlara dua verilmez.

Hakkında şikâyet edilen ikrarlı talip suçlu görülürse, suç derecesine göre, bir yıl, üç yıl, beş yıl, yedi yıl veya on yıl cem veya cemaatlerin hiçbirine giremez. Kendisine selam verilmez ve selamı alınmaz. Evine gidilmez ve hiç bir kimse evine sokmaz. Maddi ve manevi hiç bir yardım yapılmaz. Ancak bir ölüsü olursa, ölüsünün defnine yardım yapılır.

Fakat ölü için verdiği yemek dahi yenilmez. Bunun anlamı, verilen zaman içerisinde toplumun dışında vicdan hapsine mahkûm etmektir. Bu verilen ceza, orada kendisine açıklanır ve o saatten sonra düşkün olduğu kendine izah edilir. Orayı derhal terk etmesi istenir. Bu sorgulamayı yapan Pir’ler ile ehli kâmil jüri heyeti, bu talibin düşkün olduğunu bütün çevreye ilan ederler.

İşte bir talibe ancak böyle bir aşamada düşkün denilir. Yine de, bu talip verilen cezayı çektikten sonra, gelirde pire teslim olur tövbe ve yemin ederse, tekrar birtakım caydırıcı cezalar verilir. Bu insan tekrar topluma kazandırılır. O güne kadar kırılan, yok olan itibarını tekrar kazanmış olur.

Alevi inancının temelinde, bir insanı fiziksel olarak öldürüp, yok etmek nasıl affedilmeyen bir suçsa, bir canlıyı keyfi için öldüren avcılar Ceme, cemaate alınmıyorlarsa, yaptıkları suç sayılıyorsa, bir insanı da toplumsal yaşantıdan dışlayarak manevi yönüyle ebedi yok etmek, o derece suçtur. Onun için verilen cezalar bir zaman dilimine bağlanır. Ola ki bir gün, yaptığı kötülüklere nadim ola da, tövbe etmeye gele. İşte o tövbe kapısı her zaman açık bırakılır. Fakat kimi Balkan Bektaşileri, zina yapanları ve bilerek adam öldürenleri, ölüm cezasına mahkûm etmişler.

Düşkünlük Ne Demektir ve Kimden Kaldı?

Düşkün kelimesinin anlamı, “suçlu” demektir. Alevi inancında taliplik en yüce makamdır. Seyyid soyundan olsun veya diğer aşiretlerden olsun, kendine bir Müsahib tutup ikrar vermemiş ise, bir Pir’e teslim olup kendini aklatmamışsa, tevella- teberra yemini edip ikrar bent olmamışsa, kedini toplum karşısında aklatmamışsa, Alevi terimi ile bunlara “HAM- EVRAH” denir. Bu gibi Alevilerin yalnız lakabı Alevi’dir.

Bu durumda olan Alevilerin birbirini düşkündür diye suçlamaları Alevi yol ve erkânına aykırı olduğu gibi, affedilmeyecek bir suçtur.

Bu gibi Alevi inancına sahip olupta ikrar vermemiş insanlara düşkün denilmez. Evet, bunlar suçludurlar. Bir gün gelirde, bir Pir’e teslim olur da, ham-evrah’lıktan kurtulmak isterse. Pir tarafından nasıl bir kişiliğe sahip oldukları araştırılır. Yola talib olmasına bir sakınca yoksa, herhangi bir suçu yoksa, ikrarı kabul edilir, erkân yürütülür. Fakat suçlu oldukları tespit edilirse, Alevi yol ve erkânı’nın ön gördüğü düşkünlük erkânı yürütülür, gereken caydırıcı cezalar verilir, verilen cezaları çekip yerine getirdikten sonra, gelir yola teslim olursa, ikrarı alınır, yola talip olarak kabul edilir. Fakat ne yazık ki Ehlibeyt inancının var olan bu kutsal değerleri, bu zamanın Alevilerinin birçoğu tarafından bilinmiyor. Onun için olur olmaz yerde, birbirine düşkündür diye suçlamada bulunmak, Alevi öğretisine tamamen ters düşmektedir.

Alevi inancına inanıp iman eden ve bu inancı yaşamında devam ettiren can, evvela kendine bir Müsahib tutar. Müsahib olacağı canlar ile birlikte Pir’ine müracaat eder, Musahiplik erkânın da geçer, ikrar verip yola talip olur. Bir yıl sonra tekrar Pir’ine giderek görülüp aklanmak istediğini bildirir. Pir tarafından yürütülen “Görgü Ceminde toplumda razılık alarak kendini topluma aklatır. Aynı Cem’de tevella-teberra yemini yapar, bundan sonra insanlığa zararlı hiç bir hareketten bulunmayacağına toplum karşısında ikrar verir, yol talibi olarak tarikat kapısına girmiş olur”. Bu aşamalardan geçen Alevi tekrar bir suç işlerse, vermiş olduğu ikrarı bozduğu için, girdiği yol ve erkândan düşmüş olur. Böyle bir Alevi’ye düşkün denir.

Erkân görmüş yol talibi, ikrar bent olduktan sonra bir suç işlerse, yoldan çıkmış demektir. Suçu işledikten sonra, tekrar gelip yola teslim olup cezasını çekmedikçe, o yola talip olamaz. “DÜŞKÜNDÜR”. Hiç bir Dünya Dinlerinde emsali bulunmayan inançsal bir düzendir. Temiz toplum yaratmak için kurulmuş bir yargı sistemidir. Bu yargı organı geçmişten günümüze kadar devamlı uygulanmıştır. Fakat düşkünlüğün kimler tarafından Alevi erkânına konulduğunu ve kimden kaldığına dair yazılı bir kaynağa rastlanmıyordu. Yalnız, İmam Cafer Buyruğunda ikrarını bozanlar hakkında düşkünlük cezaları ile ilgili yeteri kadar bilgi vardı. Ne yazık ki kimden kaldığını ve ne şekilde Ehlibeyt inancının içinde hayat bulduğunu yazan hiç bir kaynak yoktu. Ben bunun da kaynağını Kur’an ayetlerinde olduğunu vereceğim. Kur’an Alevilerin değildir diyen, Alevicilik oynayan bir takım insanlar, bu ayetlerden utansınlar.

Hz. Muhammed, Mekke’yi Müslüman edip, Medine’ye döndük den üç ay sonra, haber gelir ki kuzeyde Bizans hazırlık yapıyor. Büyük bir orduyla Müslümanların üzerine sefere gelecek. Miladi tarih yıl 630. Hz. Muhammed’de mecburen hazırlık yaparak Bizans’a karşı savaşa gitmeye karar verir, Mekke de mecburiyet karşısında Müslüman olan Ebu Sufyan taraftarlarından seksen kişi Muhammed’in bu çağrısına uymazlar ve beraber savaşa gitmezler. Bunu gören üç Medine’li ihtiyar, “Kab bin Malik, Murara bin Rabi, Halil bin Ümeyye”, bunlarda Hz. Muhammed’in ordusu ile savaşa gitmezler.

Yine de Hz. Muhammed, 30 bin kişilik bir ordu ile yola çıkar. Şam yakınında Tebük denen bölgede Bizans ordusu ile karşılaşır. Bizans ordu komutanları Müslüman ordusunun, kendi ordusundan çok fazla olduğunu görünce savaş yapmadan geri çekilirler. Hz. Muhammed Tebük denen bölgede yirmi gün ordusunu dinlendirdikten sonra, savaş yapmadan geri döner. Hz. Muhammed Medine’ye geldikten sonra, savaşa gitmeyen Ebu Sufyan taraftarları, halkı Hz. Muhammed’e karşı örgütlemek için Medine’nin yakınında olan Dira köyünde mescit diye bir dam yaparlar. Amaçları! Bu damda ibadet bahanesiyle toplanıp örgütlenmekti ve Hz. Muhammed’i ortadan kaldırmaktı. Hz. Muhammed Medine’ye döner dönmez, yüce Allah’ın kendisine gönderdiği ayetler ile her şeyden haberi olur.

Tövbe Süresinin 107 ayeti şu emri verir. “Zarar vermek, inkâr etmek, müminlerin arasını açmak, Allah’a ve onun Peygamberine karşı olanlara yardım etmek, gözcülük yapmak için bir mescit kuranlar, biz sadece burada iyilik yapmak istedik, diye yemin etseler de, yalancı olduklarına Allah şahittir”.

Tövbe Suresi’nin 108. ayeti: “Ey Muhammed! O mescide hiç gitme. İlk yapılışından beri, Allah’a karşı gelmekten sakınmak için kurulan mescit de bulunman daha hayırlıdır”.

Tövbe Suresi’nin 109. ayeti: “Yapısını Allah’tan sakınmak ve onun rızasını kazanmak için yapılan yapımı daha hayırlıdır? Yoksa yapısını kayacak bir yar kıyısına yapıpda onun ile beraber Cehennem ateşine yuvarlanan kimseler mi hayırlıdır. Allah zulüm düşünen kimselere doğru yolu göstermez”.

Tövbe Süresi 110. ayeti: Yaptıkları bina, kalplerinde bir şüphe ve bir ihanet kaynağı olduğunu gösterir. Kalpleri paralanana kadar devam edecektir. Allah bilendir ve hakimdir.

Hz. Muhammed, bu ayetlerden sonra, Talha bin Übeydullah’ın yanına bir gurup insan verir, gidin o mescidi yıkın der. Dira Mescidini yıktıran Hz. Muhammed sağlığında başka bir mescit yapılmasına müsaade etmez. Hz. Muhammed bu olay ile uğraşırken, savaşa katılmayan üç Medine’li de gelir Hz. Muhammed’den özür dilerler ve savaşa katılmadıklarının sebebini hiç yalan söylemeden şöyle açıklarlar.

“Ya Muhammed, daha evvelden Bizans’a karşı savaştığımızda yenilmiştik, onun için korktuk. İkinci sebep Medine ile Şam birbirine çok uzak, yola dayanamayız diye korktuk. Üçüncü sebep, yaz mevsimi, biz gidersek arkada mahsulümüzü kaldıran kimsemiz yoktur, kışın aç kalırız diye senin ile savaşa gelemedik. Bizleri afet” derler.

O anda Tövbe Suresi’nin 102. ayeti gelir: “Savaştan geri kalanların bir kısmı suçlarını itiraf ettiler. Onlar iyi işi kötü ile karıştırmışlardı. Allah’ın onların tövbesini kabul edeceği umulur. Çünkü o bağışlayandır, merhamet edendir”.

103. ayeti, “Ey Muhammed! Onların mallarının bir kısmını al, kendilerini temizleyip arıtacak sadaka olarak fakirlere dağıt. Onlar için dua et. Senin duan onlar için güvencedir. Allah işiten ve bilendir”.

Hz. Muhammed, gelen bu ayetler doğrultusunda, bunların mallarının bir kısmını alır fakirlere dağıtır. Bu üç kişiye de, şöyle caydırıcı bir ceza uygular: “Ey Müslümanlar! Bunlar doğruyu söyleseler de, Evvelden biat ettikleri için, (İkrar verdikleri için) bizim ile birlikte savaşa katılmadıkları suç teşkil eder. Çünkü yaptıkları yemini verdikleri ikrarı yerine getirmediler, (Bozdular). Onun için mallarının bir kısmını sadaka olarak alacağız, affedilmeleri için fakirlere dağıtacağız. Elli gün bunlar ile ilişkinizi keseceksiniz. Kimse bunlar ile konuşmasın, Allah’ın selamı verilmesin, evinize sokmayın, evlerine gitmeyin ve hiç bir yardım yapmayın. Elli gün sonra gelir tövbe ederlerse, Rahman ve Rahim olan yüce Allah, gönülden yapılan tövbeleri kabul edicidir”.

Bu sırada 111. ayet geliyor ve şöyle emrediyor: “Eğer tövbe eder, ibadet eder, zekât verirlerse, tekrar sizin din kardeşiniz olurlar. Bilen kişiler için, ayetleri uzun uzadıya açıklıyoruz.

Bu üç kişi verilen caydırıcı cezayı çektikten sonra, tekrar Hz. Muhammed’e gelip af diliyorlar. Bir daha bu tür suçları işlemeyeceklerine dair tövbe ediyorlar ve ikrar veriyorlar.

O zaman Tövbe Suresi’nin 117 inci ve 118 inci ayetleri geliyor: “Ant olsun ki, Allah sıkıntılı bir zamanda kalpleri kaymak üzere olanların, Peygambere uyan muhacirlerle, Ensâr’ın ve Peygamberin dualarını, onlara şefkat ve merhamet olarak kabul etti”.

118 inci ayet: “Bütün genişliğine rağmen, dünya onlara dar geldi. Ruhları kendilerini sıkıştırıp Allah’tan başka sığınacak kimse olmadığını anlayan, savaştan geri kalmış üç kişinin tövbesini de kabul etti. Pişmanlık duyarak tövbe ettikleri için, onların tövbesini de kabul etmiştir. Çünkü Allah tövbeleri kabul eden Rahman ve rahimdir”.

Hz. Muhammed’in, Kur’an emri ile uygulamış olduğu bu yargı sistemi, o günden bugüne kadar, yalnız Alevi inancı içerisindeki devam etmektedir. Görgü Erkânından geçen talip, insanlığa zarar verecek hiç bir davranışta bulunmayacağına yemin ettirilir ve ikrar alınır. Bundan sonra her hangi bir suç işlerse düşkünlük erkânında yargılanır ve cezası verilir. Bütün amaç temiz bir toplum yaratmaktır. Dostluk ortamı içerisinde, kardeşçe yaşanacak bir düzen kurmaktır. Bu yemini ve ikrarı verdikten sonra, verdiği ikrarı bozarsa, işte o zaman yoldan düşkün olur ve Hz. Muhammed’in uygulaması başlar.

Dikkat edecek olursanız Kur’an’da farz olan musahiplik ve düşkünlük, bugün kendilerine “Müslüman tarikatlarıyız” diyenlerde, kendilerine toz kondurmayan Emevi şeriatında yoktur. Allah’tan korkmadan, biz Kur’an’ın emirlerini yerine getiriyoruz, diye toplumun gözüne baka baka bühtan yaparlar. Yine de, Allah herkesin taksiratını affetsin, derim.

Musahiplik Erkânında, Görgü Erkânında, Düşkünlük Erkânında yapılan ön hazırlıklar, hizmetler, tarikat abdestinin alınmasında yapılan dualar, Kurban tekbirlenmesi ve duası, cemin birlenmesi ve ibadet bölümü aynen uygulanır. Hiçbir değişiklik yoktur. Farklı olan tarafları, Pir huzuruna getirilirken söylenen ifadeler ve Pir’in sorgulamasıdır. Suç derecesine göre, uygun görülen cezaların verilmesidir. Şimdi biz, öncelikle toplum içerisinde suç sayılan, uygunsuz görülen halleri bölümlere ayıralım. Onlara göre verilecek caydırıcı cezaları kısmi olarak sıralayalım. Fakat yazdığımız bu caydırıcı cezalar kesin değildir. Ortama ve şartlara göre, oradaki pir ve cemaat, suçun neden ve niçin yapıldığını inceleyip toplum yararına verecekleri caydırıcı cezalarda serbesttirler. İmkan dahilin’de toplumun yararlanacağı maddi ve manevi cezalar uygulanır.

Düşkün Olanlara Verilen Cezalar

Birinci Derecede Olan Hafif Suçlar

Komşular ve aileler arasında söz gezdirenler, başkasının kapısını, bacasını dinleyenler, yalan yere yemin edenler, ihbarcılık yapanlar, görmediğini gördüm, duymadığını duydum diyenler, komşularını, akrabalarını birbirine düşürenler toplumsal suç işlemiş olurlar.

Evvelden, musahip erkânından geçmiş, ikrar verip yola talip olmuşsa, düşkün sayılırlar. Bir yıl erkâna alınmazlar. Komşu ilişkilerinden men edilirler. Bir yıl sonra gelirde, Pir’e teslim olurlarsa, aynen düşkünlük erkânı yürütülür. Eğer “Ham Ervah” iseler! Görgü Erkânında yargılanırken, bu gibi suçlardan şikâyetçi olan olursa, evvela mağdur olan istekliden özür dilenir ve razılık alınır. Toplumun huzurunda suç işlediğinin ilan ve ispatı için vücudunun sağlığına göre, boynuna 20 veya 30 kiloluk bir ağırlık asılır. Cemaatin huzurunda yarım veya bir saat ayakta bekletilir. Maddi olarak da toplumun yararına olan bir iş veya bağış yaptırılır. Ayrıca kurban keserek topluma yedirmesi sağlanır. Bu kararları da, Pir yine cemaatle birlikte verir. Bir daha bu suçları işlememesi için Pir, cemaatin huzurunda tövbe ve yemin ettirir. Tekrar yapmaması için kendisine nasihat eder, tekrar ikrarını alır.

İkinci Derecede Olan Suçlar

Komşularının bağını, bahçesini harap edip meyvelerini çalanlar, ağaçları ve ormanları yakanlar, komşularının veya başkalarının canlı, cansız malını çalanlar, haksız yere bir başkasına hakaret eden veya dövenler suçludurlar. Üç yıl ceme, cemaate alınmazlar. Üç yıl sonra, hakaret ettiği ve dövdüğü kişilerden özür dileyerek razılık alacaktır. Kimin bağını, bahçesini harap etmişse oraları onaracaktır ve zararlarını ödeyecektir. Çaldığı malları aynen geri verecektir veya değerini ödeyecektir. Bunları yaptıktan sonra veya yapmayı göze alıyorsa, Pir’e gelip teslim olursa, bu saydıklarımızın hepsi yaptırılır, herkesten razılık aldırılır.

Sağlık durumunun kaldırabileceği manevi bir ceza da, cemaatin huzurunda uygulanır. Yine Pir’in ve cemaatin uygun gördüğü toplumsal hizmete kullanılacak maddi para cezası da verilir. Cemaate yedirmek için bir veya birkaç kurban kestirilir. Bir daha yapmaması için tövbe ve yemin ettirilir. Düşkünlük Erkânında bütün suçlar için kullanılan yargı sistemi hep aynıdır. Bu, Alevi inancının bir yasasıdır, değişmez, değiştirilemez. Fakat suça göre verilecek cezalar değişir. En önemli tarafı da, verilen manevi cezalar toplumun karşısında uygulanmaya konuluyor ki, caydırıcı etkisini korusun. Maddi cezalar, hep toplum yararına kullanılacak yerlere yapılır. Bu cezaların toplum huzurunda uygulanmasındaki maksat, toplum tarafından affedilmesi içindir. Diğer suçlarda da uygulama değişmez. Yalnız ceza oranı değişir.

Üçüncü Derecede Olan Suçlar

Yoksula, fakire faizle para verenler, faiz yoluyla başkalarını borçlandırarak, evini, tarlasını, malını, mülkünü elinden alanlar, yetim hakkı yiyenler, Mürşit, Pir, Rehber ve Musahibinden bozulanlar, Ehli Bey’e dil uzatanlar suçludurlar. Bunlardan 5 yıl komşu ve akrabalık ilişkisi kesilir. Evine gidilmez. Selam verilmez, yardım yapılmaz. Beş yıl sonra gelir de Pir’e teslim olursa, haksız tefecilik sistemi ile aldığı bütün malı, mülkü geri verir ve kendilerinden özür dileyerek razılık alır. Hele bir yetimin hakkını yemiş ise, o malın tamamını geri vermekle beraber, yetimin, uğramış olduğu zarara ve çektiği sıkıntılara karşı, ayrı bir bedel ödemek mecburiyetindedir. Az veya çok bu ödemeleri yaparak, o insanlardan razılık almalıdır. Manen kırdığı diğer makamlardan da özür diler, razılık alır. Toplumsal cezası da, Pir’ler ve cemaat tarafından anlattığımız gibi aynen verilir. Bu razı lığı alamazsa, toplum dışında kalması devam eder.

Dördüncü Derecede Olan Suçlar

Bakire bir kızı zorla veya kandırarak iğfal etmiş, sonuçta da kendisi ile evlenmemiş, kızın geleceğini karartmış olanlar, bir başkasının nikâhlı karısını alıp yuva yıkanlar, eşine iftira ederek kendi nikâhını (yuvasını) bozanlar, tek kelime ile zinaya yönelenler, büyük suç işlemiş olurlar. Bunlardan 7 yıl komşuluk ve akrabalık ilişkisi kesilir. Evine gidilmez. Selam verilmez. Yardım yapılmaz. Yedi yıl sonra, nadim olur da gelir Pir’e teslim olursa, iğfal ettiği kız bulunur, evlenmemişse onun ile evlendirilir veya ömür boyu maddi geçimi sağlanacak şekilde bir çözüm bulunur. Kendisinden razılık alınır. Yıkmış olduğu yuvayı, yeniden bir araya getiremeyeceği için, onların ayaklarına giderek, muhakkak razılık almalı. Bunlardan razılık alabilirse tarikata alınır. Alamazsa, alacağı zamana kadar toplum dışı bırakılır. Eğer erkâna alınacak duruma gelirse, diğer toplumsal suçlarına da, Pir ile cemaat birlikte karar verir.

Beşinci Derecede Olan Ağır Suçlar

İstemeyerek, kazayla bir insan öldürmüşse, o öldürdüğü insanın birinci derecede olan akrabalarına bedel öder veya hanımı çocukları varsa, onların geçimini, tahsilini ebedi üstlenir. Yaptığı hatadan dolayı kendini onlara affettirir. Fakat karşı tarafa kendini affettirse de, yolumuz gereği bir Hakk’ın binasını yıkmıştır. Onun için suçu ağırdır. 10 yıl bir evvelki suçlarda olduğu gibi, aynen toplum dışında tutulur. 10 yıl sonra gelir de Pir’e teslim olur, birinci derecedeki akrabalarından razılık alabilirse, ondan sonra erkâna alınır. İnancımızın ve erkânımızın öngördüğü ağır cezaları Pir’ler, cemaatle birlikte karara bağlarlar. Razılık alamadığı müddetçe, aynen diğer suçlarda öngörüldüğü gibi toplumun içine alınmaz. Kur’an’ın açıkladığı gibi bir insan bedelinin değeri kadar yoksullara yardım yaptırılır. Bu yardım bir köle satın alma karşılığı olacak. İki ay ara vermeden oruç tutturulur. Ayrıca erkânımıza göre uygulanacak maddi ve manevi caydırıcı cezalarda verilecektir. Bu konuda Nisa Suresi’nin 92. ayeti şu emri veriyor: “Bir insan, diğer bir insanı kaza dışında öldürmesi asla caiz değildir. Yanlışlıkla veya kazaen birini öldürürse, öldürülenin ailesi bağışlamadıkça, yapılacak bir şey yoktur. Bağışlanırsa, diyet ödemesi gerekir. Allah tarafından tövbesinin kabulü için, bir köle satın alıp azat etmesi gerekir ve iki ay ara vermeden oruç tutup, ibadet etmesi gerekir. Allah affedicidir, bağışlayandır ve bilendir.”

Altıncı Derecede İşlenen En Ağır Suçlar

Menfaati için nefsine ve hırsına uyarak veya kendi düşüncesine uymadığı için kin ve intikam amacıyla adam öldürenlerin ve öldürmeye yardımcı olanların derdine derman yoktur. Kur’an’ı Kerim de Nisa Suresi’nin 93. ayeti şöyle diyor: “Kim bir insanı kasten öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve büyük azap hazırlamıştır.” Bu yorum Kur’an’ın fıkıh (hukuk) yorumudur. Yani o kişi ebediyen toplum dışı bırakılır. Fakat Alevi inancının tasavvuf (Bâtıni) yorumuna gelince, o derece kesin dışlama (Aforoz) yoktur.

Bu kişilerden en az 30 yıl selam sabah kesilir, evine gidilmez, yardım yapılmaz, tam anlamı ile toplum içerisine alınmaz. Yalnız ölüsü olursa, ölüsünü kaldırmaya gidilir. Fakat ölü için verdiği yemeği yenilmez, çuluna oturulmaz. Otuz yıl sonra nadim olur da gelir bir Pir’e teslim olursa Pir, o konu için bilinçli ve mağdur olan tarafı tanıyan bir Rehber görevlendirir. Bu Rehber, evvela öldürülmüş kişinin birinci derecedeki akrabalarına, yani mağdur tarafa gider.

Kendilerine, bu katilin böyle bir müracaat ta bulunduğunu anlatır. Artık mağdur taraf affeder mi veya affederse bir bedelin ödenmesini ister mi! Bu karar mağdur olan ailenin vereceği bir karardır. Elbette ki giden rehber, yolumuzun, erkânımızın ve inancımızın gereği “medet Mürvet” deyip gelen kişiler, ne suç işlemişlerse işlesinler, geri çevrilmesinin doğru olmadığını da kendilerine anlatır. Eğer affetmiyorlarsa, o kişi için yapılacak hiçbir şey yoktur. Affedecek olurlarsa, ölen kişinin hanımına, çocuklarına, annesine, babasına ve kardeşlerine, istedikleri şekilde bir bedel ödeyerek razılık alacaktır.

Bu kişi mağdur aile tarafından affedilse de, işlediği suç ağırdır. Pir’ler bir araya gelerek bu suçun manevi cezasını belirlerler ve cemaate sunarlar. Cem sakinleri de verilecek cezaları uygun görürse en ağır cezaları birlikte yürürlüğe koyarlar. Alevi inancında ve bu inanca bağlı olan toplumda “Aforoz” yoktur. Suçuna nadim olup af dileyeni kimse geri çevirmez. Tövbe kapıları herkese açıktır. Bütün bu hizmetler, isteyerek veya istemeyerek suç işleyenleri, tekrar topluma kazandırmak ve temiz toplum yaratmak için yapılır. Alevi inancında düşkünlerin, yani suçluların ödemeleri, bir tazminat niteliğindedir.

Çünkü bu suçlar, topluma karşı işlendiği için her olayda toplumun manevi duygularının rencide edildiği gibi, gönül yıkmakla Hakkın binasının yıkıldığı da düşünülür. Onun için bütün yargılamalarda toplumun huzurunda yapılır ki, o rencide edilen ve yıkılan gönüller huzur bulsun, dostluk ve kardeşlik devam etsin. Onun için her yargılamada mağdur tarafına ödenen ödemelerin haricinde, ayrıca bir köle satın alma bedeli de yoksullara ödenir. Üç ay ara vermemek kaydıyla oruç tutturulur. Toplumun vicdanını rahatlatacak bir hizmet yaptırılır. Toplum için de bir maddi pay ödettirilir. Genelde bu, bir elma da olabilir, bir kurban da olabilir veya bu erkânların yürütüldüğü, yerin masraflarını karşılayacak bir paranın o dergâha bağış yapılması da olabilir.

Bugün hâlâ Anadolu’da yaşayan Alevilerin ahlaklarının biraz olsun düzgün olması, düşkünlük yasasına bağlıdır. Düşkünlük yasasının en güzel tarafı eline, diline, beline sahip olmayı öngörüyor.

Düşünecek olursak, bütün suçlar bu üç organ yüzünden yapılıyor. Alevilikte bu üç organa sahip olmayanı, toplumdan dışlamak, yalnız bırakmak ve vicdan hapishanesine tıkamak kaydı ile ıslah ediyor. Hakiki Alevi inancını taşıyan kişi, kendisine kötülük yapan insana karşılık vermez ki, kendisi de o kötü insanların seviyesine düşmesin.

Buna bir tek örnek vereceğim: Erenlerin biri dalgın dalgın yolda giderken, yaramazın biri arkadan yetişir ensesine bir tokat vurur. Erenler, “Eyvallah erenler” der, elini göğsüne koyar ve döner vuran adamın yüzüne bakar. O yaramaz adam, “Ey erenler! Hem eyvallah, dedin hem de dönmüş benim yüzüme dikkatlice bakıyorsun” der. Erenler: “Evladım ben biliyorum. Bana gelen hep Hakk’tan gelir de, bu sefer hangi Yezidi kullandığına bakıyorum”.

Düşkünlük Erkânının Yürütülmesi

Suç işleyen musahibin suçu, mağdurlar tarafından affedilse de, razılık alınsa da, topluma da kendini affettirmek için bir cem tertip edilir. O cemde Pir’ler, onları cemaat huzurunda tekrar yargılarlar. Cem sakinlerinden ayrıca razılık istenir. Cemaat topluca, “Biz razıyız, Allah da ondan razı olsun.” diye razılık verirlerse, ondan sonra Pir, cemaatle birlikte toplumsal cezasını karara bağlar ve uygularlar. Buna “Düşkünlük Erkan’ı” denir. Aynen Görgü Erkân’ında yapılan işlemler yapılır. Şimdi buraya kadar anlattıklarımdan sonra, Düşkünlük Erkân’ının diğer erkanlardan farklı olan yaptırımlarını anlatmaya çalışacağım.

Yalnız rehber, tarikat aptesti verip boyunlarına tığbenti takıp kapının önüne geldiği zaman söylenen cümlelerde değişiklik vardır.

Rehber, kapıcıya, “Hüü Erenler! Muhammed Ali yoluna, pir divanına, medet-Mürvet dilemeye bir çift musahip getirdim. İçeriye girmeye destur var mıdır?” der ve bekler.

Kapıcı, gözcüye söyler. Gözcü de Pir huzuruna gelir. “Hayır, himmet Pir’im, kapıda medet Mürvet dilemek için gelen musahip çiftler bekliyor, huzura gelmek isterler.” diyerek haber vermiş olur. Pir, “Hüü Erenler! Marifete, edep erkân mümine nişan” diyerek, cemaati kıyamla oturmaya davet eder. Bunu duyan rehber, kapının sağ eşiğine “Allah, Muhammed ya Ali” diyerek niyaz eder. “Destur ya Allah!” diyerek içeriye sağ ayağı ile adımını atar. Musahip çiftler de aynı sistem ile içeriye girerler. Hepsi, Görgü Erkânında olduğu gibi kapının arkasında kıyamla Fatima darında dururlar.

Rehber, “Hüü Erenler! Eli erde, yüzü yerde, özü darda, Hak Muhammed Ali yolunda, erenler meydanında, Pir divanında ikrar vermiş, ikrarını bozmuş, şimdi medet-Mürvet dilemeye bir çift musahip getirdim. Huzura getirmeye destur var mıdır?” der.

Pir, “Bu yol, Hak Muhammed Ali’nin yoludur. Bu yol doğruların yoludur. Bu yola eğriler, ikrarsızlar giremez” der. Tövbe Suresi’nin 77’nci ayetini okur: “Allah’a verdikleri sözden caydıkları için ve yalancı oldukları için suçludurlar”, bu Hak meydanına giremezler.

Rehber, musahip çiftler ile beraber arkasını dönmeden gerisin geri kapının dışına çıkarlar. Rehber, tekrar aynı usul ile içeri girer, aynı cümleleri kullanarak pirden destur ister. Pir, tekrar aynı cümleleri kullanarak müsaade vermez.

Rehber, ikinci defa aynen gerisin geri kapının dışına çıkar. Fakat bu sefer aynı usul ile içeriye girip, kapının ardında dar vaziyeti alınca, “Hüü Erenler! Eli erde, yüzü yerde özü darda, Hak Muhammed Ali yolunda. Erenler meydanında, pir divanında, canı kurban, teni tercüman, baş açık, yalın ayak. Yüz üstü sürünerek, malı ile varı ile koç kuzulu kurbanı ile. “Al canımı ver imanımı” diyen, Hakk’a teslim olmak için medet-Mürvet dileyen. Mansur gibi asılmaya, Nesimi gibi yüzülmeye, Fazlı gibi secdeye kapanmaya gelen bu günahkâr kullara himmeti piri niyaz etmeye destur var mıdır?” der.

Pir, Tövbe Suresi’nin 112’nci ve 119’uncu ayetlerini okur.

Tövbe Suresi’nin 112’nci ayeti: “Ey Muhammed! Allah’a tövbe eden, ona kullukta bulunmak isteyen, onu öven, onun uğrunda gezen, rükû ve secde eden, doğruya yönelen, fenalıktan sakınan, Allah’ın yasalarını koruyan müminleri müjdele.”

Tövbe Suresi’nin 119. ayeti: “Ey inananlar! Allah’tan sakının ve doğrularla beraber olun.”

Hemen arkasından, “Kademiniz mübarek olsun, Hak Muhammed Ali yardımcınız olsun, geldiğiniz yolda, durduğunuz darda emekleriniz boşa gitmesin.” deyince, bu cevap müsaade verildi anlamındadır.

Bu cevabı alan rehber, aynen Görgü Erkânında olduğu gibi tarikat selamlarını vererek ve aynı duaları okuyarak, getirdiği talipleri pire teslim eder. Pir de yine Görgü Erkânında okunan Kur’an ayetlerini okur, aynı duaları ve nasihatleri yapar. Bir daha yapmaması için tövbe ve yemin ettirilir. Görgü Erkânından farklı olan tarafı, işlemiş olduğu suçundan dolayı sorgulanır ve cemaatle birlikte yargılanarak cezalandırılır. Bu erkândan geçen ve cezasını çeken taliplerin, itibarları da iade edilmiş oluyor.

Alevi inancında musahibin biri suç işlemiş ise, diğer musahip de o suçun ortağıdır. Birlikte “düşkün” olurlar, birlikte cezasını çekerler. Bunu da bilmenizde yarar var.

Daha evvelden Musahip Erkânında ve Görgü Erkânında ikrar verip yemin ettiği için, işlenen suç hafif de olsa, ağır da olsa, yemininde durmadığı için, ikrarını bozduğu için, söz verdiği halde, sözünde durmadığı için, yoldan, erkândan düşmüştür. Başına böyle bir hal gelene, “düşkün” derler. Düşkünlük Erkânında, suç hafif de olsa, ağır da olsa, Pir’in ve Rehber’in yürüttüğü erkân yaptırımları değişmez, aynıdır. Yalnız suçlara göre araştırmalar, yargılamalar ve verilecek caydırıcı cezalar farklıdır.

Bugüne kadar temiz toplum yaratmak için, bu görgü erkânlarını yaşatan ve bunun için topluma hizmet eden dedelerin, insanlık için ne kadar kutsal bir görev yaptıkları açıkça ortadadır. Dedelerin bu kutsal hizmetlerini düşünürken, son 30 veya 40 yıl içerisinde dedelere yapılan hakareti, hiçbir vicdan kabul etmez. Amma her türlü hakaretlere uğramalarına rağmen Muhammed Ali’nin insanlığa bıraktığı en kutsal inancın kaybolmaması için hizmetlerine devam ettiler, etmektedirler ve edecekler de. Çünkü Dede’lerin cetlerinden, kendilerine miras bırakılan tek kutsal değer budur.

Ben Derviş Tur Dede olarak da 25 yıldır bu hizmeti yaparken uğradığım hakaretlere boyun eğmemin sebebi, dedelerimizin bugüne getirdikleri bu kutsal erkânın kaybolmaması içindir. Hiçbir çıkar gözetmeden, çalıştım ve uğraştım. Allah ruhsat verirse, insanlık için yaptığım bu hizmeti, ömrüm oldukça yapmaya da çalışacağım.

Muhammed Ali’ye gönül vermeyen
İblistir şeytandır özü çürüktür
Ehlibeyt nurundan Hakk’ı görmeyen
Gönlü mühürlüdür özü çürüktür

İnancımı merak ettiysen madem
Ehlibeyt lütfuyla var oldu Âdem
Gadir Hum’u inkâr etse bir adam
Takılma peşine izi çürüktür

Erenlerin daim Hak ile işi
Hak yoluna korlar can ile başı
Falanı filanı metheden kişi
Kanmayın lafına özü çürüktür

Kulak verilmez gelen her sese
Aldanıp inanmak olmaz kalleşe
Tevellası teberrası yok ise
Gözü kör gittiği yol çürüktür

Muhammed Ali’den gayrısın anma
Bağlan Şahı Velayete sahteye kanma
Hak aşkıyla yandım dese inanma
Ateşi sahtedir, közü çürüktür

Kaynak: Seyit Derviş Tur, Erkânname – Aleviliğin İslam Yorumu ve Alevi Erkânları, genişletilmiş 3. baskı (ISBN 975-6791-52-7).

Yazar hakkında: Seyit Derviş Tur Dede

1936’da Erzincan Çayırlı Başköy’de, Babamansur (Şah Mansur) Ocağı’na mensup bir seyyid ailesinde doğdu. Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun (AABF) öncülü olan Alevi Cemaatleri Federasyonu’nun kurucularından ve ilk genel başkanıdır (1990–1993). 1994–2003 yılları arasında federasyon bünyesindeki Dedeler Kurulu’na başkanlık etti. Erkânname (2002) ve Avrupa’da İlk Alevi Yapılanması (2016) kitaplarının yazarıdır; çalışmaları Martin Sökefeld, Zeynel Gül, Burak Gümüş ve Bülent Keleş gibi araştırmacıların akademik yayınlarında kaynak gösterilmektedir.

Biyografi · Basında ve akademide · Videolar · İletişim