İmam Cafer-i Sadık Kimdir? Hayatı, Eserleri ve Alevi Yol-Erkânı

Kısaca: İmam Cafer-i Sadık (699–765), On İki İmam’ın altıncısıdır; Aleviler “Caferî yolu” ve İmam Cafer Buyruğu ile ona bağlanır. Seyit Derviş Tur Dede’ye göre Talip, Rehber, Pir, Mürşit makamları ile Dört Kapı Kırk Makam düzenini kuran odur. Bu sayfada hayatı, yaşadığı Emevi-Abbasi dönemi, Karmatilik ve Dârul Hikme medreseleri, eserleri ve Anadolu’da yol-erkânın 1915 Mineyik Dedeler Kurultayı’na kadarki seyri anlatılmaktadır.

Aşağıdaki metin, Seyit Derviş Tur Dede’nin Erkânname kitabından alınmıştır. Genel bir giriş için: Alevilik nedir?

İmam Cafer-i Sadık Kimdir?

Doğumu 699, Medine
Şehit edilmesi 765, Medine (Baki)
Yaşı 66
Babası İmam Muhammed Bakır
Annesi Ümmü Ferve
Eşi Hamide

İmam Cafer’i Sadık Hz. İmam Zeynel Abidin’in torunu, Muhammed Bakır’ında oğludur. Annesi baba tarafından, Halife Ebu Bekir’in oğlu Muhammed’in oğlu, Kasım’ın kızı Ümmü Ferve. Anne tarafından Ebu Bekir’in diğer oğlu, Abdurrahman’ın kızı Esma’nın kızı Ümmü Ferve’dir. Ümmü Ferve, Anne ve baba tarafından Ebu Bekir’in torunudur.

İmam Cafer’i Sadık’ın künyeleri, “Ebu Abdullah, Ebu İsmail, Ebu Musa’dır. Lakabı, Sadık’tır”. Onun içindir ki “İmam Cafer’i Sadık” ismi ile anılır. Babası Muhammed Bakır, henüz dünyasını değiştirmeden Şia’nın seçkin kişilerini evine davet eder, Babasının vasiyetini topluca dinlerler.

İmam Muhammed Bakır, Kur an ’da Bakara Süresinin 132 ve 133’üncü ayetlerinde belirttiği gibi, “İbrahim Peygamber inandığı Allah’ın Dinini oğullarına korumaları için vasiyet etti”. Ayetini okuyarak kendisinin de, kendisinden sonra çok iyi yetiştirdiği 36 yaşında olan oğlu İmam Cafer Sadık, imamlık görevini layıkıyla yerine getireceğine inandığını söyleyerek, tavsiyede bulunur.

İmam Cafer’i Sadık’ın düzenleyip kurduğu, Rehber, Pir, Mürşit makamları ve dört kapı, kırk makam, Kur an’ın batini (Tasavvuf) yorumudur. Anadolu Alevilerinin inancı olan, bu yol ve erkân, İslam’ın Mistik düşüncesi ve (Tasavvuf) bölümüdür. Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’nin kırklar Cem’inde yürüttükleri, Tanrı’nın rızasını kazanıp, Tanrıya yaklaşma ve onunla birleşme yoludur. Bu inanca göre ibadet edilirken, kutsal bilinen (Hz Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fadime, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin’den) vücut bulan Ehli Bey’e salavat getirilir, tevhit okunur, onların yüzü suyu hürmetine, Allah’tan af dilenir, tövbe edilir, dilek ve temennilerde bulunulur.

Hz. Muhammed’in torunlarında İmam Hüseyin’in oğlu İmam Zeynel Abidin’den gelen diğer 8 imamlarla beraber 12 İmamlar tamamlanır. Aleviler ibadetlerinde okudukları bütün tevhitte ilahilerinde, duvazdalarında, bağışlamalarında, tövbelerinde her zaman 12 İmamların isimlerini zikir ederek, Allah’tan günahlarının affını, dualarının kabulünü dilerler. Bu ’da Anadolu Alevilerinin, Hz. Muhammed’in soyunu ne kadar sevip, sayıp, onlara ne derece bağlı olduklarının kanıtıdır.

Hz. Ali’nin ilim ve Adaletten ne kadar üstün olduğunu bütün İslam âlemi tartışmasız kabul etmiştir. Hz. Muhammed’in bu hadisi Hz. Ali’nin ilimden ne derece üstün olduğunu da açıkça kanıtlıyor. Hz. Muhammed: “Ben ilmin şehriyim, Ali’de o Şehrin kapısıdır, bana gelmek isteyenler evvela Ali’ye gitsinler”. İşte bu soyun evlatları hemen, hemen hepsi de dedeleri Hz. Ali’nin izinde ayrılmayarak kendilerini evvela ilimle donatmayı en kutsal görev bilmişler. On İki İmamların yaşadıkları tarihleri incelediğimizde, yaşadıkları devirlere damgalarını vuran âlimler olduklarını bütün İslam tarihleri ispatlıyor.

İmam Cafer-i Sadık’ın Yaşadığı Dönem: Emevilerden Abbasilere

İmam Zeyd ve Yahya’nın mücadelesi

İmam Zeynel Abidin’in büyük oğlu Zeyd, M.717 tarihlerine kadar ilim tahsil etmiştir. İmam Zeyd‘in derin bir fıkıh bilgini olduğunu görmekteyiz. Kendisi Mutezile öğretisinin kurucusu, Vasil bin Ata el Gazzal’inin öğrenicisidir. Fıkıh anlayış felsefesinin sistemleştirdiği Zeydiye tarikatının kurucusu olmuştur. Siyasi yönden görüşü, atası Hz. Ali’nin kısmen haksızlığa uğradığını savunmuştur. Hz. Ali’nin bütün halifelerden her bakıma üstün olduğunu, hakkı olan halifeliğinin elinden alındığını, her yerde ve her zaman savunucusu olmuş‘sada, oda yeğeni İmam Cafer’i Sadık’ın halifelik konusunda ki düşüncesine karşı gelmemiştir.

Diğer taraftan İmam Zeyd’in kardeşi Abdullah ve oğulları, Muhammed ile İbrahim. Diğer bir taraftan da, İmam Hasan’ın oğlu Zeyd, onun oğlu Hasan, onun oğlu İsmail, onun oğlu Muhammed, onun oğlu Zeyd, onun oğlu El Hasan (Şehristani) bunlar ve diğer Ali soyundan olanlar, Ebu Bekir’in ve Ömer’in halifeliklerinin büyük haksızlık olduğunu savunmuşlar ve hiç bir zaman kabul etmemişler. Devamlı Emevi ve Abbasi Hanedanlarına karşı, herkes kendi gücü oranında mücadele vermişler. İmam Hasan’ın altıncı torunu EL-Hasan Şehristani M. 864 yılında Hazar Alevi devletinin kurucusudur. M. 947 kadar Alevi devleti İmam Hasan’ın torunları tarafından yönetilmiştir.

M. tarih 717’de hilafet makamına gelen Ömer bin Abdülaziz, Muaviye’nin koymuş olduğu, “cuma günleri hutbesinde Ali ve soyuna lânet okunması” geleneğini kaldırmıştır. Hz. Fadime’nin elinden alınan Fedek hurmalığını, Ali soyundan gelenlere geri vermiş. Yine Ümeyye oğullarının (Emevilerin) Ehli Beyt ‘den gasp etmiş oldukları bütün malları geri sahiplerine vermiştir. Bu adaletli davranan Ömer ibni Aziz’i, Emeviler den Mervan ile Yezidin karısı olan öz annesi zehirleyip öldürürler. Onun yerine amca çocuklarından olan zalim Hişam Halife olur. İmam Hasan’ın ve İmam Hüseyin’in torunları arasından verilen mallar paylaşılırken, yine Emevi soyundan olan Hişam’ın bir oyunu ortaya çıkıyor.

İmam Zeyd Hz. Hüseyin torunlarının temsilcisi olarak, bir kaç akrabasıyla beraber halifeye mallarını almaya müracaat ederken, Hişam denilen melun, kendisinden önce Küfe valisi olan Yusuf bin Ömer’in oğlu Yezide zorla Zeyd’in kendisine çok büyük miktarda borcu olduğunu söyletiyor. Halife Zeydi sorgulamak için Küfeye çağırıyor. İmam Zeyd yapılan bu oyun karşısında ve dinletilen yalancı şahitler yüzünden Ali soyunun hakkı olan bu malları geri alıyor.

Küfe’ye gelen İmam Zeyd, artık Medine’ye dönmüyor. İzini kaybettirerek Küfe’de kalıyor. Zeyd Emevi halifesine karşı büyük bir başkaldırı hazırlıklarına başlıyor, Bir sene içerisinde hazırladığı gizli ordu listesine 15 bin kişi kayd oluyor. Bu zaman içerisinde Zeyd’in ordusu Musul ve Basrada’da destek buluyor. Tam bir gizlilik içerisinde iktidara hazırlanan Ehli Beyt taraftarları; Miladi 06 Ocak 740 hareketin başlangıç tarihi olarak, kararlaştırıyorlar.

Ne yazık ki Küfe valisi olan Yusuf bin Ömer, kendi casusları tarafından hareketin başlama tarihini öğreniyor. O tarihten evvel tedbir olarak ireli gelen eşraftan birçoğunu tutukluyor. Diğer halkıda mescide çağırarak az bir Suriyeli askerlerle gözaltında tutmasını başarıyor. O gece İmam Zeyd yanında kalan 300 kişilik bir kuvvetle mescide saldırıp gözaltında olan halkı kurtarıyor. Ancak korkak adamlar, umutsuzluğa kapılarak, mescit ’den çıkan evine gidiyor. İmam Zeyd’in ordusuna katılmıyorlar. Hireden üzerine gönderilen 2000 Suriyeli savaşçılarla ertesi akşam karanlığına kadar savaşırken, kendisi bir okla yaralanıyor. Gece sığındığı evde ok çıkarılırken ruhunu hakka teslim ediyor. Cesedi bir su yatağını boşaltarak, suyun yatağına gömülüyor, tekrar su üzerine veriliyor.

Küfe Valisine yapılan bir ihbarla cesedin yerini tespit ediyor, cesedi yerinde çıkartıp, başını kesip Şam’a halife Hişama gönderirler. Cesedi Küfe’de çarmıha vururlar. Ceset, Halife Hişam’in ölümüne kadar beş ay o şekilde asılı kalıyor.

İmam Zeyd’in ölümünden sonra, oğlu Yahya Horasana gidiyor ve orada imam adayı olarak faaliyete geçiyor. Arap olmayan halklar, Toharistan, Kühistan, Tabaristan, Horasan’da olan Türkler, Acemler. Persler, Kürtler ve birçok Türkmen boyları, Ehli Beyt inancı çerçevesinden İslamiyet’i kabullenmişlerdi. Eski dinlerinde ki insanlık yararına olan bir dizi değerleri de beraberinde taşıyarak, Ehli Beyt inancını ve Ali taraftarlığını İslam Dini olarak kabul etmişlerdi. Tarihe baktığımızda bu bölgelerde yayılan İslam inancının Sünni şeriatı olmadığını bizzat görüyoruz. El-Şehristani agy, s. 272 de açıkça anlatmaktadır.

Türk toplumlarının büyük bir kısmı Yahya ile birlikte, baskıcı Emevilere karşı uzun zaman birlikte mücadele vermişler. Yahya’nın ölümüne kadar Küfe’den Belh’e, Orta Asya’ya ulaşan çok geniş bir alanda Alevi inancı dediğimiz Ehli Beyt inancı yayılmıştı. Yahya’da 743 yılında yine Hişam’ın Valisi tarafından katledildi, Babası gibi başı kesilip Şam’a gönderildi, vücudu Cüzzan’da surlar üzerinde çarmıha gerildi.

Ebu Müslüm ve halifelik teklifi

M.727 yılından sonra Emevi soyu Mervan’ın torunları hilafet yüzünde biri birlerine düşerler, kardeşler birbirini öldürürler. İmam Cafer’in İmamlık görevini aldığı tarihte, Abdül Melik’in oğlu Hişam Halife bulunuyordu. Onun ölümünden sonra kardeşi Yezid’in oğlu Velid yerine geçmiştir. Velid zamanında Emeviler birbirine düşmüşler ve Velid öldürülmüştür. Bu saltanat kavgaları sırasında Hilafete varis gözüken Yezit ve İbrahim’de öldürülmüştür. Bunların yerine son Halife olan Mervan- Himar (Eşek) lakabıyla anılan Mervan Halifelik yapmıştır.

Toharistan ’da, Tabaristan ’da, Horasan’da Yabgu Türklerine bağlı çok sayıda Karluk, Hallaç Türk boyları ve Persler yaşamaktaydılar. Bunlar Yahya’nın haklı bir mücadele için şehit olduğuna tanık oldukları için, sonradan yükselen Eba Müslüm ayaklanmasına gönüllü olarak taraftar olmuşlardı. Büyük bir mücadeleden sonra 26 Nisan 750 tarihinde Emevilerin son halifesi olan Mervan’ı öldürdüler. Bir asırdan beri İslam devletinin kâderine hâkim olan, Hz. Muhammed’in getirdiği İslam’ı ters yüz eden, Emevi Hanedanı’na son verdiler.

Halife Mervan’ın zamanında Ebu Müslüm Horasan’ı ayaklanması başlamış. Ebu Müslüm, Halife Mervan’ı Mısır’da saklandığı Busir kasabasında yakalayarak öldürdükten sonra, Halifelik makamı boşalmıştır. Ayaklanma hareketinin devam ettiği sırada, Ebu Müslüm, İmam Cafer Sadık’a bir elçi göndererek Halifeliği kabul etmesini istemiş. Fakat İmam Cafer Sadık bu teklifi kabul etmemiş. Ebu Müslüm, İmam Cafer Sadık’a ikinci sefer tekrar Halifelik teklifini yapmış, fakat İmam Cafer Sadık tekrar kabul etmemiş. İmam Cafer’i Sadık kabul etmeyince, bu sefer İmam Hasan’ın torunlarından Abdullah bin Hasan’a Halife olmasını teklif etmiş. Abdullah istekli olmakla beraber, imam Cafer’in neden kabul etmediğini düşünerek tereddütte düşer.

Bunu üzerine gider İmam Cafer Sadık’a danışır. İmam! “Bu düzen ceddimiz Muhammed, Ali’nin kurduğu düzen değil, getirdiği İslam değil. Böylesi bir Hilafet bizim soyumuza yakışmaz. Onun için bu hevesinden vazgeçmen hepimiz için daha hayırlı olur” der. Bu görüşmeden sonra bu gelen Halifelik teklifini İmam Hasan’ın torunu Abdullah’ta kabul etmez. Fakat Ehli Beyti’n o zamana kadar gördüğü zülüm yüzünden olacak ki, yürütülen bütün ayaklanmalar Muhammed Ali soyu, Ehli Beyt adına yapılıyordu.

Bu arada Hz. Muhammed’in amcası Abbas’ın torunlarından Muhammed bin Ali bir iddia otaya atar. “Muhammed Hanefi’nin torunu Abdullah bin Muhammed Hanefi’den İmamet ’in kendilerine geçtiğini iddia eder”. Muhammed Şam’da 743’de ölünce oğlu İbrahim Abbas’ı oğulları adına sistem’li bir ayaklanma hareketi başlatır. Fakat son Emevi Halifesi “Mervan Himar” İbrahim’i tutuklayarak öldürmesi üzerine, İbrahim’in kardeşi Ebül Abbas ayaklanmanın başına geçer, Ebu Müslüm, Ehli Beyt adına başlattığı Halk hareketi, Ümeyye oğullarının zulmünden ve yönetiminden bıkan halk Ebu Müslüm’ün çevresinde güçlü bir ordu oluşturmuştu. Ebu Müslüm’ün bu gücünden korkan Ebül Abbas, Şeytani bir manevra yaparak harekete geçer. Ebu Müslüm’e elçi göndererek kendilerine destek olmak için katılmak istediğini bildirir. Bu birleşme Emevi saltanatını yıkar. Fakat Ali evlatları Halifeliği kabul etmeyince, geride aynı soydan olan Hz. Muhammed’in amcası Abasın torunlarından yanında olan Ebu Abbas’a Halife olma teklifi yapma zorunluluğu ortaya çıkar.

Ebu Müslüm’ün arzu ve isteği Halifeliği Hz. Ali soyuna vermekti. Ali evlatları Halifeliği kabul etmeyince, mecburen Ebu Abbas’ı M.749 yılında Halife eder, Bütün yönetimi, idareyi onun velayeti altına verir, kendisi Horasan Vali’si olarak memleketine döner. Bu olay halkı ilk günlerde çok sevindirmiş olsa da, Ebu Abbas’ın kısa zamanda baskı ve zulme başvurması herkesi hayal kırıklığına uğratır. Bir yandan da kendisine bu imkânı altın tepsi’de sunan Ebu Müslüm’ü nasıl ortadan kaldıracağını planlar. Onu her hangi bir yerde yok edemeyeceğini bildiği için, sarayına davet eder, o davet de öldürür.

Ebu Abbas ölünce yerine Abbasilerin ikinci Halifesi olan Cafer’i Mansur, (Pic Cafer) namıyla anılan, zalim, soyuna düşman bir kişiliğe sahip olan bu şahıs başa gelir gelmez Ali evlatlarından birçoğunu katletmiştir. Eskide olduğu gibi Ali evlatları yine her yerde takip ediliyor ve öldürtülüyor. İmam Cafer’i Sadık Hazretleri Hicretin 148 yılı, Miladi 765 yılında Abbasi Halifelerinden Caferi Mansur tarafından zehirleyerek şehit edilmiştir.

Şimdi buraya kadar okurken, diyebilirsiniz ki. Başlık ’da “İMAM CAFER’İ SADIK” anlatılacağı yerde, Emevilere karşı, Ehli Beyti’n verdiği mücadeleyi anlatmaya ne gerek vardı? Bunun cevabını yazıyı dikkatle sonuna kadar okursanız bulacağınız kânaatındayım. Yine de ben bir cümle ile ifade etmek isterim. “Kerbela olayından sonra, Ehli Beyt soyunun verdiği mücadele, Sunni İslam Şeriatına karşı, Ehli Beyt İslam inancı olan, bu günki Alevi inancını nasıl koruduklarını, yol ve erkânımızı nasıl ve kimler kurduğunu, azda olsa, araştırmam neticesinde elime geçen bilgileri siz okurlarımla paylaşmayı kendime bir görev bildim.

Emevilerin, Ali evlatlarının yanı sıra, Arap olmayan Türklere ve Farslara‘ da aşağılayıcı gözle bakıyorlardı. Onlara da mevali (Köle) gibi muamele etmeleri halkı kendi aleyhlerine cephe almalarına zemin hazırlıyorlardı. İmam Zeyd’in, oğlu Yahya’nın cesedinin aylarca çarmıha vurup, teşhir etmeleri. Ehli Beyt yandaşlarını siyah elbise giyip, siyah bayrak kullanmaya kadar, yasa boğmuştu.

İşte M. 765 yılına kadar yaşayan İmam Cafer’i Sadık, Emevilerin yıkılış yılları ile Abbasilerin kuruluş yılları sırasında yaşamıştır. Hiç bir zaman siyaseti, hayatına sokmamıştır. İmam Cafer’i Sadık, ömrü boyunca ilim ile bilim ile uğraşmıştır. Amacı! Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’nin getirdiği İslam inancını, Ehli Beyt yolunu, erkânını düzene koyarak işlerlik kazandırmaktı. İslam âleminde o güne kadar yapılan tahribatlar, meydana çıkan Meshepler, Hz. Muhammed’in getirdiği dini inançları tamamen tersyüz etmiştir. Emevilerin uydurma kurallarına İslam kılıfı çekilerek halka sunulmuştur.

Karmatilik ve Dârul Hikme Medreseleri

Getirdikleri bu uydurma İslam’ın karşısına yalnız Ehli Beyt soyundan gelen İmamlar ve onların çocukları çıktıkları için, Emeviler ve Abbasiler, onlara karşı gizli bir ölüm kampanyası açmışlardı. Nerde fırsatını bulup yakalasaydılar öldürüyorlardı. Yaşanan tehlikeler karşısında İmam Cafer’i Sadık, amcası Zeyd ve oğlu Yahya ayaklanmaları sırasında ve onlardan sonra, amca zadesi İmam Hasan’ın torunu Hamdan bin Muhammed’in getirdiği, Karmat gizemciliği içinde İmam Cafer’i Sadık, Ehli Beyt yol ve erkânını sistemli bir şekilde kurmaya çalışıyor.

Kerbela’dan sonra 695 yılına kadar, Ehli Beyt soyunun ve onların yanında yer alanlar, Emevi düzenine karşı açık tepki göstermişler. Bu yüzden, kendilerine reva görülen zulmün ve katliamların sonucu olarak, İmam Hasan’ın oğlu Abdullah’ın etrafında toplanarak ayaklanmışlar. Bu ayaklanma, Emevi orduları tarafından kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Ayaklanmaya katılanların ekseriyeti zenci köleler olduğu için, tarihler bu ayaklanmaya “ZENC “ isyanı derler.

Basra’da bu ayaklanmaya katılanların birçoğu öldürülse de, Ehli Beyt İnancına sahip olan halk, imkân buldukça başkaldırılarını 972’ye kadar devam ettirmiştir. Bu zaman içerisinde İmam Zeynel Abidin’in oğlu Zeyd’in ve onun oğlu Yahya’nın başkaldırıları, İmam Hasan’ın oğlu Abdullah’ın başkaldırıları, Emevi orduları tarafından çok kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Bu zulüm ve katliamlardan sonra, Ehli Beyt soyuna mensup olan İmamlar ve onların çocukları, gizli bir örgütlenmenin zaruri olduğuna karar verirler. İmamların torunlarından ilk defa İmam Hasan’ın torunu “Hamdan bin Muhammed” takma bir isimle “KARMAT” teşkilatını kurmuştur. Tekrar çeşitli katliamlara ve zulme uğramamaları için, bu gizli örgütte bütün hakiki isimler gizli tutulur. İmamlar ve İmamların evlatlarına kot (takma) isim verilir. O zamana kadar dünyada henüz bilinmeyen Cif ir (Şifre) sistemini Karmatiler icat etmiştir diye, bazı tarihçiler yazar.

İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in torunları tarafından kurulan gizemci Karmat sistemi, o günkü Emevi, Abbasi zulmüne karşı inançlarını ve kendilerini korumak için gerekli bir mecburiyet’ti.

İmam Hasan’ın torunlarından Hamdan bin Muhammed, büyük dedesi Hz. Ali’den kendi zamanına kadar gelen, Ehli Beyt Alevi inancını, yolunu, erkânını korumuştur. Ehli Beyt soyunun etrafında bir araya gelen Arap, Fars, Türk, Kürt toplumlarının içinde İslam’ın mistik düşüncesi olan, tasavvuf inancı üzerine kurduğu gizemci sisteme, takma adıyla “KARMATİLİK” adı verilmiştir. Karmatilik, Ehli Beyt soyu etrafında bir araya gelen Arap, Kürt, Türk, Fars milletlerinin temelini İslam’ın mistik düşüncesi ve tasavvuf inancı üzerine kurulan inançsal ve siyasal bir kuruluştur.

Karmati fırkasının kurucusu olarak gösterilen Hamdan el Karmat, (Hamdan bin Muhammed) Hüseyin el Ahvazi, Meymun el Kaddah bu takma isimler ile tanıtılmışlar. Bu takma isimler ile tanıtılması Emevi ve Abbas’ı zulmüne karşı bir korunma sistemidir. Bu hareketin gizliliği başarının kaynağı olarak kabul edilmiştir. Nice isimleri saklı tutulan Ehli Beyt soyundan ki ilim adamları, “İHVAN RİSALELERİ” gibi bir felsefi abideyi vücuda getiren kişilerdir. Bunlar hiçbir zaman adlarını deşifre etmemişler, tarihin bilinmezleri arasında kalmayı yeğlemişler.

Karmatilik’te birinci şart: Doğru, dürüst, temiz bir kişiliğe sahip olmaktır. Bunu yapabilmek için de çok okuyarak, iyi yetişmeye önem vermek zorunluluğu vardı. Aydın bilim adamları yetiştirmek için kendi gizemci örgütü içinde “Dârul Hikme” denen medreseleri kurarak, Karmati toplumunun tamamını okuryazar etmişler. Üniversite ayarında kurulan bu Dârul Hikmeler, Suriye’de Selami’ye şehrinde. İran’da Ahvaz şehrinde, Tunus’da, Mehdiye şehrinde, Mısır’da Kahire’de, Azerbaycan’da Mansuriye kentinde, Semerkant’ta ve Horasan’da 1170 yıllarına kadar devam etmiştir.

Diğer bütün küçük kentlerde de bu medreselerin küçükleri gizli olarak faaliyetlerini sürdürmüşler, 1170’lerden sonra, Abbasîler tarafından Darul Hikme medreseleri tahrip edilip kapatılmıştır. Ondan sonra, Ehli Beyt soyundan olan bilim adamları Anadolu’ya ve orta Asya’ya dağılmışlar. Buralarda isim değiştirerek, dergâh sistemine bürünerek, görevlerine devam etmişler. İşte bizim dedelerimizin yürüttükleri Dergâh sistemi de, Karmatilerin her köyde, her kentde kurdukları küçük Dârul Hikme Medreselerinin devamı olduğunu tarihler bize gayet net olarak veriyor.

Karmati inançsal yaşam düzeninde, Nübüvvet, Velayet, İmamet hizmetleri dışında, bu günkü deyimle, yasamada, yargıda, yürütmede Zanaat ’ta, işçilikte, okulda ve okumada kadın erkek ayrımı yapılmazdı. Kadına hayatın her alanında erkek ile eşit hak tanınmıştı. Karmati olmayan bireyler ile ilişkiler de sırların saklanması mecburiyeti kesindi. Tıpkı bu güne kadar Alevilikte var olan, “SER VER, SIR VERME” ilkesi, Karmatilikten günümüze kadar gelen gizemci sistemin bir devamıdır.

İmam Cafer-i Sadık ve Yol-Erkân: Talip, Rehber, Pir, Mürşit

İmam Cafer’i Sadık bu sistem içerisinde, Ehli Beyt inancında en yüce değer olan Talip, Rehber, Pir, Mürşit sistemini getirmiştir. Yol ve erkânı o zaman kurmuş. Karmati (Ehli Beyt) inancı, Kur an ayetlerini ve Resullahın öğretisini, Emevi’nin uydurma İslam anlayışından farklı yorumlar. Ehli Beyt Tasavvuf anlayışında, ibadet şeklini, esas alarak, yol ve erkâna düzen o zaman verilmiştir. Karmati medreselerinde evladı Resul soyundan gönül gözü açık, zirveye ulaşmış 50 yaşın üzerinde olan bir Pir’i “Dâhilik” makamına getirirler. Bu makamda oturana “HÜCCET” denir. Dâhiler makamı en yüksek makamdır. Bizde bu günkü Alevi inancında bu makama “Mürşitlik” makamı deriz. Marifet ve Hakikat kapısıdır.

Dâhilik makamının altında, “Zül Masa” makamı vardır. Bu makama oturanlar, Karmati hikmetini, sırrını, ilmini kavramış olanlardır, Konumlarına göre muhtelif yerlerde görev alırlar. Bunlar genelde ekip halinde halkı irşat edenlerdir. Karmati inancını yaymaktan birinci derecede sorumludurlar. Bunlar da en az 30 ile 40 yaş arasında olmaları gerekir. Gençler bu makama alınmazlar. Bu makama “Zül Masa” denir. Burada görev alan Pirlere, “El-İhvan, El Fu dala” (İrşat edenler) anlamına gelen isim verilmiştir. Bunlar Dâhilik makamına bağlıdırlar, emri “Hüccet”den alırlar. Bu günkü Alevi inancında olduğu gibi tarikat kapısında oturan, talibi irşat edip, yargılayıp arındıran, görgüsünü, sorgusunu yapan Pirlik makamında oturana Pir denilmez mi? Görülüyor ki, inançsal düzen aynı, yalnız isimler Farsçadan, Arapçadan Türk’çe ye çevrilmiş.

“Zül Masa” makamının altında, “Ed.- Dahi El-Ekber” makamı vardır. Bu makamda oturanlara “Ed.-Dahi El Mezun” denir. Bunlar Karmatiliğe intisap edecek olanları, belirli formüller ile inceleyerek yola kabul edenlerdir. Bunlarda bilmediklerini veya çözemedikleri talibin bir problemi varsa, “Zül Masa” makamında ki “El-İhvan El-Fu dala” Pirlere sorarlar. Bizim Alevi inancında olduğu gibi, talibin ilk ikrarını alan “Rehberlik kapısı değil midir? “Rehber”, talibin ikrarını alırken çözemeyeceği bir problem olursa, bir üst Pir makamındaki Pir’e sormaz mı? Bu güne kadar gelen yol ve erkânımız, İmam Cafer’i Sadık’ın kurduğu sistemin aynısıdır.

Karmatilik’te Musahibi olmayan, yola, erkâna girmemiş kişilere, Karmatilikde “Mükâlib” denir. Aynen bizim Alevi inancında da Musahibi olmayan, yola erkâna girmemiş taliplere genelde “Ham Ervah” denildiği gibi. İmam Cafer’i Sadık yaşadığı bu zaman dilimi içerisinde, Medine’de “Mescidi Nebi’de,” “Dârul Hikme” Medresesini kurarak, Üniversite sisteminde tefsir, hadis, fıkıh, mantık ve felsefe dersi vermiş ve iki binin üzerinde talebe yetiştirmiştir. Başta Hanif’i Meshebi, Şafii Meshebi, Maliki Meshebi. Hambeli Meshebi imamlarının tamamı, İmam Cafer’i Sadık’ın talebeleridir.

Ehli Beyt soyunun ilme verdiği değer ile tarihe damgasını vurmuştur. Abbasilerin Kahire de cami olarak kullandıkları El- Ez her Camisi’ni “El-Ez her üniversitesine çevirerek Mısır’a ve İslam Âlemine armağan etmişler. El-Ez her Üniversitesinin yanına Dârul-İlme kütüphaneleri açmışlar. İslami tarihin ana kaynakları olan “Karmati Risalelerini” bu medreselerde yetişen dâhiler yazmışlar. İmam Cafer’i Sadık’ın yedi erkek çocuğu, üç kız çocuğu olmuştur. Sırasıyla, İmam İsmail, Seyit Abdullah, Seyit Muhammed, Seyit İshak, Seyit Abbas, Seyit Ali, İmam Musa’yı Kazım. Ne yazık ki kızlarının ismini okuduğum yazılı kaynaklardan bulamadım.

İmam Cafer-i Sadık’ın Eserleri

  • Eh vaz Valisi Necâşi’ye yazdıkları “Risâletü Abdullah bin Necâşi”.
  • Dini meseleleri ihtiva eden ar risaleleri; “Şeyh Sadık, Hisal’inde” bu risaleyi Cafer’i Sadık’dan olduğunu yazar.
  • “Tevhid’ül-Mufaddal” diye anılan Risale. “Bihâr’ül-Envâr” denilir.
  • Ashabına yazdığı Risale, “Küleyni-Ravzatül kâfi”.
  • Reiy ve kıyas erbabına yazdığı risaleleri.
  • Ganimetlere dair risaleleri.
  • Abdullah bin Cendüb’e Yazdığı vasiyetleri.
  • Ebu Cafer, Numanul Ahvale Vasiyetleri.
  • Şia’dan bazılarının elinde olan “Nesr’üd-Dürer” diye anılan risale.
  • Ehli Beyte muhabbet, tevhit ve iman hakkında yazdığı risale.
  • Geçime, kazanca ayit yazdığı risale.
  • Rızk elde etmek için yazdığı risale.
  • İnsan’ın yaradılışına dair risaleleri.
  • Vecizeleri.
  • Talebesi olan Cebir bin Hayyan’i Küfi’den rivayet edilen risale; “Vafi’i Mira’tül-Cinan”da Allah’u Teâlâ’nın sıfatları, Tevhidin Esasları, İlahi adalet, Nübüvvet, İmamet, Velâyet ve ibadet hakkında yazılmıştır.

İmam Cafer’i Sadık ilimde oldukça ileri bir düzeydeydi, “Cabir bin Ayan” onun talebesidir. Kimya’ya ait bütün bilgisini ondan elde etmiştir. Ne yazık ki, tarihte devamlı vuku bulan tahribatlar, bu gibi ilim adamlarının insanlığa bıraktıkları emsali bulunmayan ilim kaynaklarını yok etmiştir.

Selahattin Eyyubi tarafından 1171’de Fatımi devleti yıkılınca, Abbasilerin Suni şeriatının şeyhülislamları tarafından şeriata aykırıdır diye kütüphanedeki kitapların yakılmasına tahrip edilmesine cevaz (vaaz) edilir. Ondan sonra Dârul İlme kütüphaneleri nerede varsa yakılır, Nil Nehrine atılır veya yağmalanır. 64 adet büyük Risalenin 34 tanesi şeriata aykırıdır diye Nil nehrine atılır, 30 tanesi Kahire’de Milli Kütüphanede duruyor. İleriki zamanlarda bu Risaleler iyi bir şekilde bizim insanlarımız tarafından incelenirse, gerçekler de netlik kazanır.

Görülüyor ki bu kaynaklara göre bizim dört kapı, kırk makam, Mürşit, Pir, Rehber, Talip, makamlarının kurucusu İmam Cafer’i Sadık’tır. Elimizdeki Buyruk dediğimiz küçük kitapçık o değerli risalelerden bir küçük parçadır. Bir takım kendini bilmezlerin dediği gibi sonradan meydana gelmiş değildir.

Anadolu’da Dergâhlar, 1915 Mineyik Dedeler Kurultayı

M. 1512 yılında, Osmanlı Halifesi Yavuz’un zamanına kadar. Alevi Dergâhları, Dârul Hikme Medreseleri sistemiyle aynen hizmet vermişler.

Yavuz Sultan Selim’in ve oğlu Kanuni Süleyman’ın, Aleviler üzerinde yaptıkları baskıcı işkence ile bütün dergâhları, Pirleri ve talipleri kanlı bir şekilde öldürüp yok etmesinden sonra! Alevi inancındaki talip, pir ilişkisi, sistem değişmiştir.

Dergâhların yok olmasıyla, Talip’in gideceği Pir’in yeri ve mekânı bellisiz olmuştur. Pir’lerin evleri ve yerleri belli olmasın, bilinmesin diye, Pir’ler, taliplerin oldukları köyleri gezmeğe başlamışlar. Taliplere gidiş çok düzensiz bir şekilde olması, hangi aşiretin hangi Seyit ocağına bağlı olduğu belirsiz bir şekilde, gizemci bir sistemle, Alevi Yol ve Erkan’ını sürdürmüşler. İşte o günden, bu güne kadar da böyle devam etmiştir. İşin aslına bakacak olursak, Ehli Beyt Yoluna, Erkan’ına inanıp, iman eden talip, senede bir defa Pir’inin Ocağına varıp, müşkülünü halletmesi gereklidir. İkrarını tazelemesi, inancımızın olmazsa olmaz kutsal değerlerinden en önemlisidir.

Daha on dokuzuncu yüz yılın başlarında Malatya- Mineyik köyünde ikamet eden Zeynel Abidin soyunda gelen ve Zeynel Abidin ocağının postnişi olan Seyyid Mahmut Efendi’yi belirli kaynaklarda görüyoruz. Ondan sonra Sakallı Hüseyin Dede namıyla anılan oğlu Hüseyin Dede seçilir. Hüseyin Dede, Hacı Bektaş Veli Postnişi Ahmet Cemalettin Çelebi den aldığı bir emirle, 1915 yılı sonbaharında Mineyik Köyünde 40’ın üzerinde Seyyid Ocağı’nın katıldığı bir “Dede’ler Kurultayı” düzenler. Hüseyin Doğan Dedelerin Mürşitlik makamına seçilmesi, bu tarihi Kurultaya dayanır. Bu Kurultayda alınan önemli birçok kararlar var. Hacı Bektaş Veli Ocağı’nın “Velâyet Makamı” olduğu kabul edilir. Mürşidi Kâmil olarak da, Ahmet Cemalettin Çelebi, Tüm Anadolu’daki Seyyidlerin başı olarak tescil edilir.

Osmanlı döneminde 1512’de başlatılan Alevi katliamından sonra, 1826’da da Yeniçeri katliamı sonrası bütün var olan Alevi ve Bektaşi dergâhları kapatılmıştır. Dedeler, Babalar sürülmüş, Alevi yol ve erkânı yok olmakla yüz yüze kalmış. Mineyik’de Seyyid ocaklarının toplantısının esas amacı, “Dedelik Kurumu” olarak Mürşit, Pir, Rehber makamlarını belirlemek. Seyyidler Kurulunca alınan kararlardan önemli bir karar da, Seyyid Ocaklarının talipleri köy, köy, kasaba, kasaba belirlenir. Kaynak, Prof. İzzettin Doğan Dede’nin Cem Dergisine verdiği mülâkat. Karmatiler gizemciliği zamanında İmam Cafer Sadık tarafından kurulan düzeni devam ettirmekti. Kayıp edecek dereceye gelmiş olan Anadolu Aleviliği çıkmaz bir sokağa girmişti. Bu Seyyidler toplantısında, yol ve Erkanının, özünü değiştirmeden. Talibin dergâh’a gitmesine imkân olmadığını da göz önüne alarak, çağın elverdiği imkânlar içerisinde, Seyyidlerin talip köylerini gezerek, bu kutsal bildiğimiz inancımızı yaşatmaya karar verirler. İşte en son taliplerin ocaklara bölünmesi, her ocağın taliplerinin belli olması, bu 1915’de yapılan Seyitler Kurultayında kesin karara bağlanır.

Ne yazık ki, Alevi inancına inanmayan, alevi’cilik oynayan bazı kişiler, bu güne kadar bu inancı devam ettiren Pir’leri ve Pirlik makamını ortadan kaldırmak için, inanılmaz bir çaba gösteriyorlar. Alevi inancını, Hz. Muhammed’den, Hz. Ali’den, Kur an’dan Ehli Beyt ’den, İmam Cafer’i Sadık Buyruğundan koparmak için, Alevi inancındaki değerleri bilmeyen gençliğe, bilinçli olarak, Sünni şeriatına işte İslam budur. Biz hiç onlara benziyor muyuz? Alevilik İslam’ın dışındadır söylemleriyle, inançsızlığa götürerek asimle etmeye çalışıyorlar. Aslında bu günki Suni Şeriatı, Yaşar Nuri Öztürk’ün dediği gibi, “Bu şeriat Muhammed’in getirdiği şeriat değil. Emevi’nin getirdiği uydurma şeriat’ tır”. Onun için biz Aleviler bu yürütülen Suni Şeriatını. Muhammed’in getirdiği İslam olarak kabul etmiyoruz. Kabul etmiş olsaydık, biz de onların yaptıklarını yapardık ve onların camilerine gitmiş olurduk. Demek oluyor ki, Alevinin İslam anlayışı, Kur’an yorumu, Suni anlayışından çok farklıdır. Bu inanca inanmayanlar, gençliği kandıracağız diye hiç boşuna uğraşmasınlar, “Güneş balçıkla sıvanmaz”.

Kaynak: Seyit Derviş Tur, Erkânname – Aleviliğin İslam Yorumu ve Alevi Erkânları, genişletilmiş 3. baskı (ISBN 975-6791-52-7).

Yazar hakkında: Seyit Derviş Tur Dede

1936’da Erzincan Çayırlı Başköy’de, Babamansur (Şah Mansur) Ocağı’na mensup bir seyyid ailesinde doğdu. Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun (AABF) öncülü olan Alevi Cemaatleri Federasyonu’nun kurucularından ve ilk genel başkanıdır (1990–1993). 1994–2003 yılları arasında federasyon bünyesindeki Dedeler Kurulu’na başkanlık etti. Erkânname (2002) ve Avrupa’da İlk Alevi Yapılanması (2016) kitaplarının yazarıdır; çalışmaları Martin Sökefeld, Zeynel Gül, Burak Gümüş ve Bülent Keleş gibi araştırmacıların akademik yayınlarında kaynak gösterilmektedir.

Biyografi · Basında ve akademide · Videolar · İletişim