Kısaca: İmam Hasan, On İki İmam’ın ikincisi; Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın büyük oğlu ve Hz. Muhammed’in torunudur. Hz. Ali’nin şehadetinden sonra Kûfe’de halife seçilmiş, ancak ordusunun dağılması üzerine şartlı bir antlaşmayla hilafeti Muaviye’ye bırakmak zorunda kalmıştır. Seyit Derviş Tur Dede bu sayfada Ehlibeyt’in (Âl-i Abâ) anlamını, İmam Hasan’ın hutbelerini, antlaşma şartlarını ve zehirlenerek şehit edilişini anlatmaktadır.
Aşağıdaki metin, Seyit Derviş Tur Dede’nin Erkânname kitabından alınmıştır. Genel bir giriş için: Alevilik nedir?
İçindekiler
İmam Hasan ve İmam Hüseyin Kimdir?
| Doğumu | 624, Medine |
| Şehit edilmesi | 670, Medine (Baki) |
| Yaşı | 46 |
| Babası | İmam Ali |
| Annesi | Fatıma-tüz Zehra |
| Eşi | Cude |
İmam Hasan ve İmam Hüseyin, sevgili Peygamberimizin torunlarıdır. Evliyalar Şahı Hz. Ali’nin ve Fatima-tül Zehra’nın ciğer pareleridir. “Oğullarıdır.” Hicretin dördüncü yılında İmam Hasan, Hicretin altıncı yılında da İmam Hüseyin doğdu. O gerçekler güneşi İmam Hüseyin doğduğunda, iki cihan serveri Hz. Muhammed Mustafa’ya müjde gelince, şunu söylüyor: “Bu dinin yıkılmaz direği, batmayan güneşi geliyor” diyerek, o andaki sevincini saklamıyor.
Hz. Hüseyin doğduğu zaman ebelik yapan Esma, bebeği getirip dedesinin kucağına verince, o sevgi güneşi olan ilahi nur, âlemlerin şefaat kanısı, ilahi Nurun aktığı pınarla birleşiyor. Henüz çocuk kucağındayken, o anda Cebrail aleyhi selam geliyor. Allah’ın selamını iletirken, “Ey Muhammed! Yüce Allah, bebeğin ismine, Harun Peygamberin oğlu Zübeyir’in ismini verdi. Arapçası Hüseyin’dir. Hüseyin olmasını söylüyor.” Bu hikmet dolu yolculuk, Şit Peygamberden gelen ilahi nurun tecellisini açıkça ortaya koyuyor. Ona cenabı Hakk’ın emriyle Hüseyin adı veriliyor.
Hz. Hüseyin’in doğumundan önce, Peygamber efendimizin amcası Hz. Hamza’nın eşi, Hz. Ümmül Fazıl bir gece rüyasında, “Hz. Muhammed azasında bir parça keserek kendi yanına koyduğunu görüyor.” Bu rüyayı gören Ümmül Fazıl, hemen sabah erkenden Hz. Resullah’a gidip, rüyasını anlatır. Resulullah: “Ey Ümmül Fazıl, Fatima şimdi hamiledir, ondan doğacak erkek çocuk benim bir parçamdır. Bu din onunla ebedi parlayacak. Sen de onun dadısı olacaksın.”
Bayram elbiseleri: yeşil ve kırmızı
Yine bir bayram günü, Medine zenginlerinin çocukları renkli elbiseler ile sokaklara dökülmüş, bayramın tadını çıkarıyorlar. Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’in üzerindeki elbiseler her gün giydikleri elbiseler idi. Diğer çocukların durumuna imrenen imam Hasan ile imam Hüseyin, dedelerine giderek kendileri için de öyle yeni elbiseler almasını isterler. Resul lah: Ellerini açıp yüce Allah’a münacatta bulunuyor. O anda Cebrail, elinde iki kat beyaz elbise ile geliyor, fakat bu masum yavrular memnun olmuyorlar. Onlar da diğer çocuklarınki gibi renkli olmasını istiyorlar. Hz. Muhammed, kederli bir halde Cebrail’in yüzüne bakar. Cebrail Aleyhi selam: “Bir su getirin, üzerine döküp sıkalım elbiseler onların istedikleri renklere dönecekler.” Elbiselere su döküp sıkarlar. Hz. Hasan’ınki zümrüt yeşili rengini alıyor. Hz. Hüseyin’inki kırmızı lâle rengini alıyor.
Hz. Muhammed, Cebrail Aleyhi selamın kederlendiğini fark ediyor ve soruyor: “ Ya Cebrail kederlenmene sebep nedir?” Cebrail de, “Ey Alemlerin Seyyidi! Miraç gecesi, Cennette Hz. Hasan’ın köşkünü yeşil zümrütten, Hz. Hüseyin’in köşkünü de kırmızı yakuttan yapılmış gördüm. İşte seçtikleri bu renklerde o manaya geliyor ki, Hz. Hasan zehirlenecek, vefat ederken yüzü yeşil zümrüt rengi olacak. Hz. Hüseyin’de şehit edilirken, yüzü ve vücudu al kanlara boyanacak. Cebrail Aleyhi selamı dinleyen Hz. Muhammed, dayanamıyor gözlerinden yaşlar akmaya başlıyor. Bunu gören Cebrail de ağlıyor.
Bunun üzerine Hz. Muhammed soruyor: “Ya Cebrail! Evlatlarıma bu zulmü kimler reva görecek?” Cebrail, “Ya Muhammed senden sonra, senin ümmetin ikiye ayrılacak, bir kısmı eski Cahiliye devrindeki putperestlikte olan inanç ve adetlerine dönüp, senin emirlerinmiş gibi halka yansıtarak küfre dalacaklar. İslam dininin farz ve sünnetleri bunlardır diye, birtakım insanları kendi etrafına toplayarak zorla İslâm’ın başına geçecekler. Bu ikiyüzlüler, yine senin adına salâvat getirerek, doğru yoldan ayrılmayan, Ehli Beytine bu zulmü yapacaklar. Hepsini de şehit edecekler.”
Cebrail o an, bir avuç Kerbelâ toprağını Hz. Muhammed’e sunar ve der ki: “Hz. Hüseyin’in kanı bu toprağa düştüğü zaman bu toprak da burada kırmızı renk alacaktır. Bunu yapanlar ilelebet lânet ile anılacaklar. Senin getirdiğin hak dininden ayrılmayanlar, dünya var oldukça bunların yasını tutup her zaman anacaklar.” Ne yazık ki, mecburiyet karşısında zorla İslam’ı kabul eden Ebu Sufyan, oğlu Muaviye ve torunu Yezit, onların akrabaları Mervan ve onun gibi lânete müstahak yandaşları olmadık hileler ile İslam’ın başına geçtiler. Ehli Beyte görülmemiş zulmü yaparak hepsini şehit ettiler. Sonradan da bu Emevi kavmi bütün cahiliye devrinin adetlerine ve adaletsiz düzenine, “Hz. Muhammed‘in sünnetidir, Allah’ın emridir.” diyerek, kılıf geçirdi ve İslam’ı ters yüz çevirdiler.
Bir Müslüman için Ehlibeyt ne demektir? (Âl-i Abâ)
Bir Müslüman için Ehli Beyt ne demektir? Sevgili Peygamberimiz, Hz. Muhammed Mustafa, bir kış sabahı serin bir havada, üzerinde siyah bir abayla dışarı çıkıyor. Biraz sonra Hz. Fatima geliyor, onu abasının altına alıyor. Sonra Hz. Ali geliyor, onu da abasının altına alıyor. En sonunda torunları Hz. Hasan ile Hüseyin de geliyorlar, onları da abasının altına alıyor. Ondan sonra gönlünü Hakk’a bağlayıp şu duayı yapıyor: “Ya Rabbim! Bunlar benim Ehli Beytimdir (Ev halkım), bunları bütün dünya kirlerinden koru.” O zaman, Ahsab Suresi’nin 33’üncü ayeti geliyor: “Ey Ehli Beyt! Allah ancak sizleri dünya kirlerinden arındırmak ve tertemiz yapmak ister.”
Ehli Beyt hakkında Şura Suresi’nin 23’üncü ayeti şöyle diyor: “Ey Habibim! Sen, sana inananlara de ki; Ben, size bu hak dini getirdiğim için sizlerden hiç bir ücret ve karşılık beklemiyorum. Sizden yalnız Ehli Beytime hürmet, saygı ve bağlılık bekliyorum.”
Görülüyor ki Hz. Hasan, Hz. Hüseyin sıradan bir kişi değiller. Ehli Beyti tamamlayan, Şit Peygamberden gelen ilahi nurun son duraklarıdır. Hz. Muhammed, bir gün kızı Fatima’nın evine geldiğinde gördü ki, kızı başka işler ile uğraşırken Hz. Hüseyin beşikte ağlıyor. Bunu gören Hz. Muhammed, dönüp kızına diyor ki, “Ya Fatima, biliyorsun ki Hüseyin’in ağlaması beni yürekten yaralar.” Hz. Peygamberimiz sahih bir hadisinde der ki “Hasan ile Hüseyin’i sevmek Tevhittir.” “Hüseyin minni ve enne min Hüseyin” buyurmuştur. Türkçe ’si; “Hüseyin benden, ben Hüseyin’deyim. Hakta âlâ sevsin o kimseyi ki, Hasan’ı ve Hüseyin’i seviyor.”
Tanrı’nın o büyük özelliklerine ulaşan Hz. İmam Hasan, İmam Hüseyin efendilerimiz, iyilikleri ve olgunlukları ile bütün insanların üzerinde, herkese nasip olmayacak değerlere sahiptiler. İlim ve irfan denizi olan ibadette de, dedeleri Muhammed Mustafa’ya ve babaları Ali ’yel Murtaza’ya benzerlerdi.
Yine Hz. Muhammed’in bir hadisi, Hz. Muhammed demiş ki: “Hasan ile Hüseyin’i seven, beni sevmiş olur. Onlara buğz eden, bana buğz etmiş olur. Bana buğz eden de, Allah’a buğz etmiş olur ki, yeri narı cehennemdir.”
Necran Hristiyanları ile mübahele
Bir gün, Hz. Peygamber ile tartışan Mercan Hıristiyanları, İsa Peygamberin İlah olduğunu ve Allah’ın oğlu olduğunu iddia ediyorlardı. Hz. Muhammed’de Allah’ın Peygamberi oluğuna inandığını söylüyordu. Fakat Mercan kabilesinin ileri gelenleri bunu kabul etmiyorlardı. Hz. Muhammed de şu teklifi yapar: “Gelin hepimiz Ehli Beytimizi (Ev halkımızı) toplayalım. Allah’a dua edelim. Herhangi taraf yanlışı savunuyorsa, Allah o yalancıları en büyük gazaba uğratsın” diye teklif eder ve onlar da kabul ederler. Ev halklarını getirmek için dağılırlar. Mercanlı Hıristiyanların İlim adamları der ki, “Dikkat edin! Eğer Hz. Muhammed, sahabelerini ve evinde geçimini üzerine aldığı diğer sahabelerinin hanımlarını toplar getirirse, korkmayın onunla yeminlesin, bir şey olmaz.
Yok, eğer, kızı Fatima, Ali ve torunları Hasan, Hüseyin ile gelirse, sakın onlar ile yeminleşmeyin. Çünkü onlar, Peygamberlerden gelen nurun son duraklarıdır. Hz. Muhammed, Hz. Ali’yi, Hz. Fatima’yı ve Hasan ile Hüseyin’i alır gelir. Abasının altına alarak, “İşte benim Ehli Beytim bunlardır.” deyince, Mercan kabilesinin ileri gelenleri iddialarından vazgeçerler. Bir kısmı Müslümanlığı kabul eder, diğer bir kısmı da, kendi dinlerinde kalarak vergiye bağlanırlar. İşte onun içindir ki, Muhammed ile birlikte olan bu “Beş esma” (Ehlibeyt) Aleviler için Allah’tan sonra en kutsal değerdir.
İmam Hasan ve Halifelik Devri
Hicri tarihin 40’ıncı yılı, Miladi tarihin 21 ramazan 661 tarihinde Hz. Ali, ruhunu Hakka teslim ettikten sonra, Küfe halkı, İmam Hasan’a Halife olarak biat eder. Hz. Hasan Halife olur olmaz, Muaviye’nin üstüne yürümek istiyordu. Fakat ordusunun içinde, kendilerine ve Ehli Beyte bağlı olanlar pek az kalmışlardı. Kimisi menfaat ve çıkar için uğraşıyordu. Kimisi ne tarafı destekleyeceğini bilmeyen şüpheli riyakârlar, rüzgâr ne taraftan eserse, o tarafa dönen bir gruplaşma meydana gelmişti. Bir kısmı da Haricilerin inancına kapılmış, her iki tarafı da kabul etmeyip, kendi seçecekleri Halifenin en doğrusu olacağını iddia ediyordu.
Diğer bir taraftan da Muaviye’nin casusları, bir an bile durmuyorlar. Parayla, tehditle, çeşitli vaatlerle birtakım imanı çürük insanları kendi tarafına alarak, İmam Hasan’ın etrafını boşaltmaya çalışırlar. Ordunun içinde öyle gruplar oluşmuş ki, bir gece Hz. Hasan’ın çadırına girip, çadırı oklamış ve yağmalamışlardı. Bir kere de mescitte namaz kıldırırken, bedbahtın birisi, Hz. Hasan’a hücum ediyor ve yaralıyor. Adamı tutup öldürüyorlar. Fakat önemli olan o adamın öldürülmesi değil, onun gibi Ehli Beyt düşmanlarının çoğalmasıdır. Bunun üzerine, İmam Hasan minbere çıkar, şöyle bir hutbe okur:
İmam Hasan’ın Iraklılara hutbesi
“Ey Iraklılar! Bize yaptıklarınızdan dolayı Allah’tan korkun. Biz sizin hem emiriniz, hem de konuğunuz değil miyiz? Hakkımızdan, Allah’tan “Ey Ehli Beyt, Allah sizden her çeşit suçu, pisliği gidermek ve sizi tertemiz etmek diler” ayeti nazil olmamış mıydı? İşte Allah’ın buyurduğu Ehli Beyt biziz. Biz Şamlılar ile bir şüphe üzerine ve haksız yere savaşmadık. Gasp edilmek istenen haklarımızı korumak için savaştık. Hepinizde Sıffında, Nehri Van’da onlar ile dininiz için sabırla savaştınız. Dininiz, inancınız ön planda idi. Dünya malı ikinci planda kalıyordu. Şimdi bakıyorum da, öyle bir haldesiniz ki, dünyanız dininizin önüne geçmiş. Sabrınız telaşa, kargaşaya dönmüş. Sadakatiniz kuşkuya, düşmanlığa dönüşmüş. Duyun, bilin: Biz eskiden size karşı nasılsak, bugün de aynıyız. Ama siz, bize karşı eskisi gibi değilsiniz. Birtakım çıkarların ve hesapların peşine takılmışsınız. Duyun bilin ki: Siz öldürülenlerden iki bölüğün ortasında kalmışsınız. Sıffın’da ölenlere ağlıyorsunuz. Nehri Van’da öldürülenlerin öcünü almak istiyorsunuz. Bu savaşları yapmak isteyenler, ordularla üstümüze geldiler. Her seferinde de, savaş çıkmasın diye elçiler gönderdik. Savaşın çıkmaması için elimizden geleni yaptık. Sonunda kendimizi ve haklarımızı korumak için savaşa mecbur bırakıldık ve hep birlikte bu savaşları yaptık. Karşımızda Hak sahibi olmayanlar, hakkımızı elimizden almak istiyorlar. Muaviye’nin orduları gelmiş Fırat kenarında Mesker’de dururlar. Hakkı, haksıza teslim etmek istemiyorsanız, bunda ne bir yücelme, ne de bir adalet vardır. Ehli Beytin hakkını korumak, dedem Muhammed Mustafa’nın getirdiği İslam dinini yaşatmak istiyorsanız, bizim ile birlikte ölüm pahasına olsun savaşacaksınız. Muaviye’nin teklifini de reddedelim. Bedir’de olduğu gibi, Hendek’te olduğu gibi, Sıffın’da olduğu gibi, birlikte ölüm pahasına olsun savaşalım. Eğer İslam’dan uzaklaşıp, yine Cahiliye devrini yaşamak istiyorsanız, Muaviye’nin teklifini kabul edelim. Duyun ve bilin ki, ben haksıza Hak teslim etmek istemiyorum. Fakat içinizdeki fesat ve fitneye de güvenemiyorum.
Şimdi sizlere soruyorum. Kararınızı bildiriniz.” Deyince, her taraftan bağrışarak, “Savaş istemiyoruz, uzlaşmayı istiyoruz.” nidaları yükselir. İmam Hasan, “Eyvah, şimdi belim kırıldı. Ben bu hakkı Muaviye’ye teslim etmezdim. Fakat Iraklılar beni yalnız bıraktılar. Eğer eskisi gibi sadık dostlar çoğunlukta olsaydı, vallahi, ben gece gündüz demeden Muaviye ile savaşırdım. Sonunda ise Allah benimle onun arasında hükmederdi” der, minberden iner, evine gider.
Muaviye ile antlaşmanın şartları
İmam Hasan evinde Muaviye’nin Halifeliği kendisine bırakması teklifini inceler! Görür ki, Muaviye barıştan ziyade tehdit ediyor. Bunun üzerine başka çaresi kalmayan İmam Hasan, Muaviye’ye şu şartlar kabul edildiği takdir de ancak Halifeliği kendisine bırakacağını yazar: “Halkın, Allah’ın kitabına, Resul’ün sünnetine uygun olarak idare edilmesi, Hz. Ali taraftarlarına hiç bir suretle kötülük yapılmayacak. Hz. Ali’ye ve Ehli Beyte kötü söz söylenilmeyecek, sözlü veya fiziki herhangi bir hakarette bulunulmayacak. Hz. Ali’ye küfür yazılı bütün tabelâları, Mescitlerin kapılarından ve sokaklardan kaldıracaksın. Savaş şehitlerinin malûllerine gelen ganimetten pay verilecek. Kendisinden sonra yerine herhangi birisini halife tahin etmeyecek. Basra yakınındaki Darab-Gerd kasabasının gelirini Ehli Beyt ’in geçimi için, Hz. Ali’nin varislerine bırakılsın. Çünkü Hz. Ali’den kendilerine hiç bir miras kalmamıştır.”
Muaviye, İmam Hasan’ın bütün tekliflerini, Abdullah bin Abbas ile Übeydullah bin Samuray’ı göndererek kabul ettiğini bildirir. Bunun üzerine, Abdullah ile Übeydullah, İmam Hasan’dan ve diğer Ehli Beyt soyundan, İmam Hüseyin hariç, Muaviye için biat alırlar. Hz. Hüseyin büyük kardeşi İmam Hasan’a der ki: “Sen Ebu Sufyan soyunun, bizlere olan düşmanlığını bilmez misin? Şeytan kadar kurnaz olan, hilebaz Muaviye’ye, birtakım şartlarla halifeliği teslim edersin. Saffında Kur’an yapraklarını mızraklara takan hilebaz, Allah’ın kitabını, Peygamberin sünnetini hiç tanır mı? Kendi halifeliğini sağlamlaştırdıktan sonra, senin şartlarının hiçbirini yerine getirmez.”
Hz. Hasan, Irak halkına şu hitabede bulunuyor: “Ey Irak halkı! Benim sizlere hiç itimadım kalmadı. Babam Hz. Ali’nin sağlığında, bunca muhalefetler ettiniz. Bir gün olsun onu gamsız bırakmadınız. Nihayet onu öldürdünüz. Bana da bunca zahmet verdiniz. Üzerime hücum ettiniz, beni yaraladınız. Henüz yaralıyım, yaram iyileşmedi ve malımı yağmaladınız. Ey Küfe halkı! Ehli Beyte yaptığınız bu ihanetiniz ile Kendinizden daha hain, zalim birine teslim oldunuz, bizi de mecbur ettiniz. Bizim ile sizin aramızda Allah’ın hakimliği kâfidir. Ben şimdi bu şartlar çerçevesinde Hilafeti Muaviye’ye bırakıyorum. Sizin biatınızdan bizar oldum. Kimi dilerseniz ona biat edin.”
İmam Hasan, kardeşi Hz. Hüseyin’e der ki: “Ey benim ciğerparem! Ben bu ikiyüzlü riyakâr insanlardan nefret ettim. Dili bizim ile kılıcı Muaviye ile olan ahlaksız insanlara, halifelik yapılmaz. Babama ve bana yaptıklarını gördün. Bunlar imansız, parayla satılan bir toplum. Ehli Beyt dostları ve o imanlı insanlar çok azınlıkta kaldı. Eğer hilafeti terk etmeseydim, o dostlarımız da, biz de kılıçtan geçirilirdik. Ehli Beyt soyunun ve dostlarının yaşaması için, mecburen Halifelik ’ten çekildim. Bana göre, bu ortamda en iyisini yaptım.”
İmam Hasan böyle bir ortam içerisinde, Halifeliği Muaviye’ye bıraktı. Fakat Kays bin Sad, Muaviye’nin halifeliğini kabul etmedi, 12 bin askeri ile Irak ile Şam arasında Sehaddin kasabasında mekân tuttu. Muaviye’nin halifeliğini kabul etmeyenlerin hepsi Kay’sın yanına toplandılar. Muaviye, Kay’sa elçi gönderip şunu söyletti: “Ey Kays! Sen kimin için savaşıyorsun, Hz. Hasan da bana biat etti.” Kays cevap veriyor: “Ben imanımız ve İslam dini için savaşıyorum.” Her neyse Muaviye, Kay’sa çeşitli vaatlerde bulunmuş olmalı ki, Kays da Muaviye’nin halifeliğini kabul eder, Küfe’ye Muaviye’nin yanına gider.
Bu hile ve düzenbazlık ile Muaviye, Anlaşmayı yazdırıp, tanıklar ve taraflar önünde imzaladıktan sonra, Hz. Hasan’a, kardeşi İmam Hüseyin’e de biat ettirmesinde ısrar eder. İmam Hasan, Muaviye’ye şu cevabı verir: “Ey Hain! Halife Osman’ın katilinin baş mimarı sensin. Sonra da Ali, Osman’ı öldürenleri himaye ediyor, diye, babamız imam Ali’ye bütün mescitlerde ve sokaklarda küfür levhaları astırtın. Ben tepkimi bütün İslam alemine duyurmam için, Hilafeti terk ettim. Fakat sana hiç bir zaman biat etmem ve etmedim. Küçük kardeşim İmam Hüseyin bu konuda, benden daha iddialıdır. Kan dökme pahasına canını verir, yine sana biat etmez. O da amacını İslam âlemine o şekilde duyurmaya kararlıdır.”
İmam Hasan’dan bu cevabı alan Muaviye’nin kini bir kat daha artar. Hemen Küfe’den, Nuhayle’ye gider. Orada ilk okuduğu hutbede, “Ben, İmam Hasan ile bazı şartlara uyacağımı vaat ederek anlaştım. Ama o şartların hepsi de ayağımın altındadır. Onların hiçbirini yerine getirmeyeceğim.” der ve dediğini de yapar.
Mescitler de, “Halife Osman’ı, Ali Öldürttü” iftiralarıyla vaaz verdiren Muaviye, Hz. Ali’ye lânet okutturacak kadar ileri gitmiştir. Bir gün mescidi Nebi’de, Ümmî Seleme’nin yanında, Hz. Ali’ye sövüp ve lânet okurlarken, Ümmî Seleme Hz Muhammed’in şu hadisini okur; “ Hz Ali’ye söven, buğz eden, bana sövmüş, buğz etmiş olur. Bana söven ve buğz eden, Allah’a sövmüş, buğz etmiş olur.” Hadisini bağıra bağıra insanlara hatırlattığı halde, bu zulüm, Emevi halifelerinden Ömer ibni Aziz zamanına kadar devam etmiştir.
İmam Hasan’ın Zehirlenerek Şehit Edilmesi
Muaviye, İmam Hasan ile yapmış olduğu anlaşmanın hiç bir maddesini yerine getirmediği gibi, İmam Hasan’ın varlığından da çok huzursuz oluyordu. Onun için İmam Hasan’ı ortadan kaldırmaya karar verir. Tam dört yıl İmam Hasan’ı nasıl öldüreceğinin yollarını arar.
Neticede, İmam Hasan’ın karısı olan, Kays oğlu Eş As ’ın kızı, anneden de Ebu Bekir’in bacısının kızı olan Cude’ye, “Sen İmam Hasan’ı zehirleyip öldürdüğün takdir de, ben sana bin dirhem para vereceğim ve seni oğlum Yezide alacağım. Çok güzel bir hayat yaşatacağım. Muaviye bu vaadları yaparak Cudi’yi inandırır. Zehirleyeceği zehri dahi kendisine gönderir ve bekler.
Lânettullah kadın, İmam Hasan gece susayınca, kalkıp su içtiği su testisine zehri koyar. İmam Hasan da her zamanki gibi o gece de susar ve testideki suyu başına dikerek içer. Çok tesirli olan Elmas zehrinin etkisiyle ruhunu Hakk’a teslim eder. Tarihi Tabari ’ye göre İmam Hasan’ın ölümü Hicri tarihi 42, Şaban ayı. Diğer tarihlere göre Hicri tarihi 49, Sefer ayının 28’inde. Miladi tarih 670.
İmam Hasan’ı zehirleyen Cudi’ye, Muaviye’nin hazırlatmış olduğu atlı adamları, Cuda’yı aldıkları gibi doğru Şam’a götürürler. İmam Hasan’ın ölümünü, Muaviye’ye müjde veren Cudi, mükâfatlandırılacağını ve Yezit ile evleneceğini beklerken, Şeytandan da daha fazla Şeytan olan Muaviye, “Sen İmam Hasan gibi bir kocana vefasızlık yaptın, zehirleyerek öldürdün. Kim bilir benim oğluma neler yaparsın. Senin dünyada kalman dahi, bizim için en büyük tehlikedir. Vurun bunun boynunu”, der. Orada öldürtür.
Kısaca Muaviye’nin Biyografisi
Kısa olarak Muaviye’nin biyografisine bir bakalım: Muaviye’nin, babası Ebu Sufyan, dedesi Harb, Büyük dedesi Ümeyye’dir. Muaviye’nin Anası Hinde, Uhud savaşında Hz. Muhammed ’in amcası, Hz. Hamza’nın ciğerlerini çiğ çiğ yemek isteyen kadındır. Babası Ebu Sufyan, Hz. Muhammed’e, Mekke devrinde yaptığı baskı ve zulüm yetmezmiş gibi, sonunda da öldürmeyi planladı. Hz. Muhammed Medine’ye kaçmakla canını bu ölümden kurtardı. Tarihte buna Mekke’den, Medine’ye “Hicret” denir.
Hz. Muhammed’in, Medine’ye gelmişliğinin henüz birinci senesiydi ki, Ebu Sufyan 30 bin kişilik bir orduyla, Medine üzerine baskın yaptı ki, Hz. Muhammed’i ve Müslümanları ortadan kaldırsın. Bedir savaşı denilen bu ilk savaşta, Hz.Muhammed’in 300 kişilik sivil toplumu karşısında Süfyan ordusu büyük kayıplar verdi. Tekrar bir sene sonra 12 bin kişilik bir ordu ile yine Medine’ye baskın yaptı.
Buna da Uhud savaşı denir. Bu savaşta Hz. Muhammed tarafı büyük kayıp verdi. Hz. Muhammed yaralandı, Hz. Hamza şehit oldu. İşte babasını kardeşlerini Bedir savaşında kaybeden Muaviye’nin annesi Hinde, bu savaşta, Hz. Hamza’nın karnını yardı ciğerlerini yemek istedi. Fakat bu savaşta da istedikleri olmadı, Hz. Muhammed’i ve Müslümanları ortadan kaldıramadılar. İki sene sonra tekrar 300 bin kişilik bir ordu ile Medine üzerine geldiler ki, Hz. Muhammed’i ve Müslümanları ortadan kaldırsınlar. Bunda da muvaffak olamadılar. Buna da Hendek savaşı denir.
Bu savaşlarda verdikleri kayıplar, Ebu Sufyan’ın kinini bir kat daha artırıyordu. Fakat Müslümanlar günden güne kuvvetlenince, Ebu Sufyan’ın, Müslümanları yok etme umutları da kırılıyordu. Önceden açık meydan okuyan düşmanlık kini, sinsi bir şekilde gizlenmeye başlandı. 630’da Hz. Muhammed, Mekke’yi alırken, mecburiyet karşısında Müslümanlığı kabul eden Sufyan ailesi, her zaman intikam almak için fırsat bekliyorlardı.
Muaviye bu olayların olduğu zaman 20 yaşlarında bir genç idi. Hz. Muhammed’in soyuna düşman olan anası ve babasının aşıladığı, intikam hırsıyla büyüyen Muaviye, evvela Hz. Ali’yi ve arkasından İmam Hasan’ı öldürtmesi düşmanlığının açık kanıtıdır. Nihayetinde, oğlu Yezit de Kerbela’da Hz. Hüseyin’i, şehit etti. Bu soyun Biyografisine baktığımız zaman, Hz Muhammed’in soyuna ve İslam dinine en büyük düşman olan bir fotoğraf görüyoruz. Ne yazık ki, Hz. Muhammed’ in getirdiği Müslüman dini 86 yıl, bu düşman olanların elinde kaldı. İşte onun için, tasavvufi yönden düşünüp incelediğimiz zaman. Bugünkü Sünni şeriatının ne Kur’an’la, nede Hz. Muhammed’in getirdiği İslam Dini ile uzaktan yakından alâkası yoktur. Çünkü Hz. Ali şehit edildikten sonra, yani dört halifeden sonra, bugün İslam dininde olan Farzın, Sünnetin, vacip’in, kıyasın orucun, namazın bütün kurallarını ve şekillendirmelerini Muaviye ve Mervan’ın oğlu Müterakim zamanında düzenlenmiştir. Bu da Dine dayalı baskı düzeni ile halkı korkutarak yönetmek sistemidir ve bu güne kadar da öyle gelmiş, öyle’de devam ediyor.
Kaynak: Seyit Derviş Tur, Erkânname – Aleviliğin İslam Yorumu ve Alevi Erkânları, genişletilmiş 3. baskı (ISBN 975-6791-52-7).
Alevilik üzerine diğer yazılar
İnanç ve erkân
- Alevilik Nedir? (ana sayfa)
- Kızılbaş Ne Demek? Kimlere Alevi Denir?
- Alevi İnancında Dört Kapı Kırk Makam
- İkrar Nedir, Kimden Kaldı?
- İslam ve Alevi İnancı
- İslam Kelimesinin Anlamı ve Tahribatı
- Alevi İnancında Kadının Yeri
- On Dört Masum-u Pak ve On Yedi Kemerbest
Cem ve erkânlar
- Cem Nedir? Cem Evi, Cem Kuralları ve On İki Hizmet
- Semah Nedir? Semah’ın Kutsallığı
- Musahiplik Nedir, Kimden Kaldı?
- Görgü Erkânı (Görgü Cemi)
- Alevilerde Cenaze Erkânı
- Alevilerde Nikâh Erkânı
- Düşkünlük Nedir?
Bayramlar, oruçlar ve kutsal günler
On İki İmam
- On İki İmam kimlerdir?
- Hz. Ali
- İmam Hüseyin
- İmam Zeynel Abidin
- İmam Muhammed Bakır
- İmam Cafer-i Sadık
- İmam Musa-i Kâzım
- İmam Rıza
- İmam Muhammed Taki
- İmam Ali Naki
- İmam Hasan Askeri
- İmam Mehdi
Yedi Ulu Ozan
- Yedi Ulu Ozan kimlerdir?
- Seyyid Nesimi
- Şah İsmail Hatayi
- Fuzuli
- Yemini
- Virani
- Pir Sultan Abdal
- Kul Himmet
- Noksani Baba
Tarih: Ehlibeyt, Gadir Hum ve Kerbela
Kitaplar ve Avrupa’da Alevi örgütlenmesi
Deutsch: Alevitentum: Grundlagen, Glaube und zentrale Begriffe · Geschichte der Aleviten-Organisation in Deutschland
Yazar hakkında: Seyit Derviş Tur Dede
1936’da Erzincan Çayırlı Başköy’de, Babamansur (Şah Mansur) Ocağı’na mensup bir seyyid ailesinde doğdu. Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun (AABF) öncülü olan Alevi Cemaatleri Federasyonu’nun kurucularından ve ilk genel başkanıdır (1990–1993). 1994–2003 yılları arasında federasyon bünyesindeki Dedeler Kurulu’na başkanlık etti. Erkânname (2002) ve Avrupa’da İlk Alevi Yapılanması (2016) kitaplarının yazarıdır; çalışmaları Martin Sökefeld, Zeynel Gül, Burak Gümüş ve Bülent Keleş gibi araştırmacıların akademik yayınlarında kaynak gösterilmektedir.