Kısaca: Şah İsmail Hatayi (1487–1524), Safevi Devleti’nin kurucusu ve Alevi-Bektaşi geleneğinin Yedi Ulu Ozanı’ndan biridir. “Hatayi” mahlasıyla yazdığı nefesler, düvazdeh imamlar ve mersiyeler bugün de cemlerde okunur. Seyit Derviş Tur Dede, Erdebil Dergâhı’nın kökenini, Şah İsmail’in çocukluğunu, Safevi Devleti’nin kuruluşunu ve Hatayi’nin Aleviliği derleyip toparlayan rolünü anlatmaktadır.
Aşağıdaki metin, Seyit Derviş Tur Dede’nin Erkânname kitabından alınmıştır. Genel bir giriş için: Alevilik nedir?
İçindekiler
- Şah İsmail Hatayi Kimdir? (1487 – 1524)
- Erdebil Dergâhı ve Safevi Soyu
- Şah İsmail’in Çocukluğu: Esaret, Kaçış ve Gilan
- Erzincan Sarıkaya Yaylası ve Kızılbaş Ordusu
- Şah İsmail’in Kişiliği ve Eğitimi
- Şirvan Seferi ve Safevi Devleti’nin Kuruluşu (1501)
- Tebriz’de Tahta Çıkış
- Şah İsmail’in Alevilikteki Yeri
- Safevilerin ve Şah İsmail’in Soy Şeceresi
- Şah Hatayi’nin Nefesleri
Şah İsmail Hatayi Kimdir? (1487 – 1524)
Şah İsmail’in “Şah Hatayı” beyitlerinde kullandığı mahlasıdır. Anlamı, “Çiçeğin çiçekle yapılan süslenmesi”, Ayrı, ayrı çiçeklerin birlikte verdiği güzel mest edici kokulu bir çiçek olduğunu, insanlığın mutlu olması için bir araya gelerek, dostça, kardeşçe yaşamalarını sağlamayı hedefleyen Şah İsmail, Hint kumaşı gibi yumuşak anlamına gelen Hatayı mahlasını kullanmıştır.
Erdebil Dergâhı ve Safevi Soyu
Kurduğu devlete soyunun anısını yaşatmak için, 1252 de doğmuş, Halvetilik ile Kalenderliği birleştirerek, Yeseviliği kuran: 23’üncü göbekte İmam Musa’yı Kazım’a ulaşan, büyük dedesi Erdebilli “Seyit Safiyüd’din İshak” ismine atıf, “Safavi” ismi vermiştir. Seyit Safiyüd’din zamanında Erdebil Dergâhının şeyhleri siyasetle uğraşmıyorlardı. Kendilerini ilme ve Ehli Beyt inancına adamışlardı. Seyit Safiyyüdin’in büyük dedesi “Seyit Füruuz”, on birinci asrın ikinci yarısında, M.1171 tarihine kadar, Mısır’da Darulhikme Medreselerinde öğretim üyesi seviyesinde hizmet veriyormuş. Ne zaman ki “Selahaddin Eyyubi” 1171 tarihinde Fatımi devletini sinsi bir kurnazlıkla yıkar. Sonrada Darul Hikme medreselerini kapatır. Darul ilme kütüphanesini yağmalattırır. Yazılmış kitapların birçoğunu şeriata uygun değiller diye “Nil Nehrine” attırır ve yaktırır. El-Ezer üniversitesini kapatır. Orada yetişmiş birçok ilim adamlarını öldürür. Böylece Fatımi devletine son verir. Devleti Abbasi halifesine teslim eder. İşte bu zulümden kaçan “Seyit Füruuz” Erdebil’e gelir yerleşir. Erdebil’de Dergâhını kurar.
“Darulhikme Medreseleri” gibi aynı sistemle Ehlibeyt inancını yaymak için Dervişler yetiştirir. Bunları da Ehli Beyt inancını yaymak için, Rum Diyarına ve her tarafa görevli olarak gönderir. 1100 ve 1200 yıllarında, Araplar olsun, Kürtler olsun, Türkler olsun, Persler olsun, bütün toplumlar bir devlet yönetimi altında olsalar da, aşiret sistemi ile yaşıyorlardı.
Kan davalarının kaldırılması ve kirvelik
Seyit Füruuz ve oğlu İvaz-el Havas, Aşiretler arasındaki kan davalarından çok rahatsız oluyorlar. Baba, oğul hayli düşünürler. Seyit Füruuz! “Bize gelip talip olan aşiretlerin arasındaki kan davası Ehli Beyt inancına göre günahtır. Hz. Muhammed’in veda haccı sırasında “Mina’da verdiği hutbesinde, Abdulmutalibin torunu Haris oğlu Rabi’nin kan davasından vaz geçerek, kan davalarını yasaklamadı mı? Şimdi biz de aşiretler arasındaki kan davalarını kaldırmalıyız diye kendi kendine karar verir.
Seyit Füruuz! Darul Hikme Medreselerinde hocalık yapmış bilge bir kişiliğe sahip olduğunu tarihler bize söylüyor. Bir gün oğlunu ve diğer dervişleri toplar. “Bakın Erenler: Ceddimiz Muhammed Mustafa, Ali ’yel Murtaza, Veda Haccına gittiğinde, Mina’da verdiği birinci hutbesinde: “Ey ahali, beni iyi dinleyin: Bütün cahiliye devrinin geleneklerini ayağımın altına alıp çiğniyorum. Bundan sonra olan bütün kan davalarını kaldırıyorum. Kaldırdığım ilk kan davası, Amcalarımdan Abdülmutalibin torunu Haris oğlu Rabi’nin kan davasıdır. Ben ondan vazgeçtim. Sizde bütün kan davalarından vazgeçin. Bundan sonra da Müslümanlar arsında kan davası yapılmasın”, demişti. Fakat bu insanlar Muaviye’nin tersyüz ettiği İslam’ı devam ettiriyorlar. Ceddimiz Hz. Muhammed’in emir buyurduğu ve kaldırdığı kan davasını, tekrar devam ediyorlar. Biz ceddimiz Muhammed Mustafa’nın, Ali ‘yel Murtaza’nın yolundan ayrılmayalım. Aşiretler arasında devam eden kan davalarını şu şekilde kaldırabiliriz diye, toplantıda olan dervişlere anlatır.
Ceddimiz Hz. Muhammed, Mustafa’ya Kur’an’dan gelen Bakara Süresinin 143 ve 144 ayetleri ile kıble olarak Hz. İbrahim’in Makamı Kâbe emredildi. Sahabeler, Ya Muhammed İbadet ederken neden yönünü Kudüs ’den, Kâbe’ye çevirdin? Diye sorduklarında, Hz. Muhammed! “Ben ceddim İbrahim’in dinini devamını sürdürüyorum”, diye cevap verir. İşte bu sebepten olacak ki İbrahim Peygamber’e farz olan sünneti, İslam ümmetine farz kılmıştır. Sünnet olmak, Allah’ın birliğini tanıma ikrarıdır. Bu sünneti olup ikrarı veren çocuğun yanında duran ve yardım eden, Allah ile sünnet olanın arasında tanık (şahittir.) Bu şahitlik Allah ile Allah’ın birliğini tanıdığına sünnet olarak ikrar veren, arasında olduğu için kutsaldır ve kutsallığı hiç bir şekilde tartışılmaz.
Biz bu şahitliğin kutsallığını aşiretler arasında, bir Aşiret Reisinin çocuğunu diğer Aşiret Reisinin kucağında sünnet yaptırarak, Araya kutsal manevi akrabalık sokup, aradaki düşmanlıkları bu şekilde kaldırmalıyız” der ve uygulamaya başlar. İşte bu düşünce ile doğu Anadolu’da ve güney doğuda, bilhassa aşiret düzeyinde yaşayan Kürt ve Türk Aleviler arasında kan davaları kaldırılmıştır. Bu uygulama ile kirvelik kutsallaşmıştır. Bu hizmetin en verimli zamanı 13’üncü yüz yılın başlarında, Seyit Firuz’un altıncı torunu Seyit Safiyüddin zamanında zirveye ulaşmıştır. 1334’de Seyit Safiyyüddin Hakka yürüyor, Erdebil’deki dergâhının avlusuna defin ediliyor.
Sadreddin Musa ve Timur’un serbest bıraktığı esirler
Seyit Safiyüddin’in ölümünden sonra oğlu Sad-reddin Musa dergâhın başına geçer. Sad-reddin Musa 1337’de Hacca gider ve orada zamanın halifesi Medine Sultanı “Şahabettin Ahmet bin Hüseyin’e”, altıncı atası “Zerrin Külah Seyit Firuz’un ” soy zincirinin İmam Musa’yı Kazım’a ulaştığını araştırarak ispatlar ve onaylatır. Böylece Safavi hükümdarlarının Seyit soyunda oldukları tartışılmaz bir şekilde ispatlanmış olur.
Seyit Safiyüddin’in oğlu Sadreddin zamanında yaşayan Timurlenk ile Yıldırım arasında 1402’de meydana gelen Ankara, Çubuk ovasında yapılan büyük savaşta, Yıldırım’ın orduları yenilmişti. Timur yüz binlerce halkı ve Yıldırım’ın askerlerini esir alarak İran’a götürmüştü. İran’a dönüşünde Erdebil Dergâhına giderek, Sadreddin’i ziyaret eder, elini öpüp duasını diler. Timur: Şeyhim, benden bir isteğin var mı? Diye sorunca? Seyit Sad-reddin! Alınan esirlerin hepsinin serbest bırakılmasını ister. Timur’da bu isteğin üzerine bütün esirleri memleketlerine dönmeleri için serbest bırakır. Bu suretle esirlikten kurtulan yüz binlerce kişi, Anadolu’ya döndüklerinde Safavi ailesinin sevgisini beraber getirmiş ve tasavvufi inancını yaşatmaya başlamışlar. Bu yüz binlerce esirin Anadolu’ya dönüşleri, Anadolu’da Alevi inancının yayılmasına büyük katkısı olmuştur.
Şeyh Cüneyt, Şah Haydar ve Horasan Pirleri
Sad-reddin Musa’nın oğulları Hâce Ali Şah ve Şah İbrahim’den gelen torunlarından Şeyh Cüneyt, Uzun Hasan’ın damadıdır. 1420 ve 1451 yılları arasında müritleriyle birlikte Anadolu’ya yerleşmek için Kurt beli denilen bölgeye gelmek istemişse de 2’inci Murat buna engel olmuş. Sonradan Konya’ya gitmiş fakat orada da durmamış. Nihayet en sonunda kayın Babası Uzun Hasan’a sığınmış. Cüneyt 1460 yılında Şirvan Şahlar ile yapılan bir savaşta hayatını kaybeder.
Cüneyt’ten sonra Erdebil Dergâhında Şeyhlik postuna oğullarından Haydar oturtulur. Bu seçim Cüneyt’in vasiyeti üzere yapılmıştı. Cüneyt’in yetişkin başka oğlu varken, Haydar’ın oturtulması, Haydar’ın anasının Uzun Hasan’ın kız kardeşi olmasından kaynaklanıyordu. Alevi yol ve erkân konularından Haydar, diğer kardeşlerinden daha bilgili Erdebil postuna Şeyhlik yapacak vasıflara sahipmiş. 750’inci yüz yıllarda İmam Cafer’i Sadık’ın kurduğu Ehli Beyt yolunu ve erkânını, Seyit Safiyüddin 1270’lerde başında olduğu dergâhda sistemli bir şekilde devam etmiş. Ondan sonra oğulları ve torunları tarafından bazı kesintilere uğrasa da Şah İsmail’e kadar aynen devam ettirmişler.
Şeyh Cüneyt, Dede’si ve Baba’sı zamanında, akademi sisteminde Seyit soyundan, Şeyh ve Pir yetiştiren dergâhı aynen devam ettirir. Erdebil Dergâhının, yetiştirdiği Şeyh ve Pir’leri Rum diyarı denilen Anadolu’nun her tarafında dergâh kurmak için gönderir. Şeyh Cüneyt’ten sonra oğlu Şah Haydar’da aynen devam eder. Bu günki Alevi deyişlerinde 90 bin Horasan Pir’leri diye sözü edilen Pirlerimiz, bu dergâh’dan yetişerek Anadolu’ya gelip dergâhlarını kurmuşlar.
Şah Haydar, dayısı uzun Hasan’ın kızı Elem şah Halime Begüm ile evlenir. Bu evlilik, kendisine sağlam arka kazandırır. İşte bu evlilikten Yar Ali, İsmail, İbrahim isminde 3 oğlu olur. Şah İsmail’in doğumu 17 Temmuz 1487 günüdür. Şah Haydar, ilk yıllarını Anadolu’yu kendine bağlamakla uğraşır. Dergâh ’da yetenekli müritlerini sıkı bir eğitimden geçirterek, yol ve Erkandan, bilgi ve birikimden en üst düzeyde yetiştirerek “Halife” olarak belirli yerlere yolluyor. Bu gönderilen Rehber Halifeler, her gittikleri yerlerde Erdebil Dergâhı sisteminde dergâhlar kurarak, Alevi inancının yayılması için çalışırlar.
Şah Haydar 1460 yılından,1488 yılına kadar hiç bir kimseyle savaş yapmadan bu sistem ile topraklarını büyütür ve milyonlarca mürit sahibi olur. Bu müritler, Şah Haydar’a kutsal Pir gözü ile bakıyorlardı. Şah Haydar’ın düzenli bir silahlı ordusu da yoktu. Taraftarları fakir sivil halktan ibaretti. Bunu fırsat bilen, bu derece kutsallaşmasını ve büyümesini hazım edemeyen dayısı Uzun Hasan’ın oğlu Yakup Bey, hem halasının oğlu, hem de eniştesi olan Şah Haydar’a karşı savaş açar.
1488 Ağustos’unda dayısı oğlu Yakup beyin komutanlarından biçen oğlu Süleyman’la girdiği savaşı kayıp eder ve Şah Haydar öldürülür.
Şah İsmail’in Çocukluğu: Esaret, Kaçış ve Gilan
Şah Haydar’ı Pir kabul eden müritler, bu kez büyük oğlu Yar Ali’nin etrafında toplanırlar. Uzun Hasan’ın oğlu Yakup Bey, bu gelişmenin ileride kendisi için tehlike arz edeceğini düşünerek, üç yeğenini, Yar Ali, İsmail ve İbrahim’i İran’daki Istar kalesinde tutuklar. Bu tutukluluk dört buçuk yıl sürer.
Yakup Bey, dört buçuk yıl içinde hilafete miras gözüken kardeşlerini de öldürerek saltanata devam eder. En son öz kardeşi Yusuf Sultanı ’da, öldürmeyi göze koymuştu ki, annesi Selçuk Şah Hatun, bunu fark etmişti. Bir gün Yusuf’u emrivaki ormana karaca avına götürünce, Anne! Oğlu Yusuf’un geri geleceğinden umudunu keser. Anne! Artık dayanamaz, bu zalim evladının zulmüne son vermeye karar verir.
Her zaman Yakup Bey avdan dönerken odasında onun için özel hazırlanmış “Revend şerbetini içer, ondan sonra av elbiselerini çıkarır. Bunu bilen annesi, ailesine ve kardeşlerine karşı katliam uygulayan zalim Yakup’u ortadan kaldırmaya karar verir. Yumuşak huylu, merhamet sahibi olan oğlu Yusuf’u başa getirmekle insanlığa iyi bir hizmet edeceğini düşünür. İşte hiç tereddüt etmeden Yakup’un içeceği o şerbetin içerisine derhal öldürecek Zehir’i kor.
Selçuk Şah Hatun! Öz oğlunu zehirleyeceği için bir yandan derin bir üzüntü içinde Yakup Beyin gelmesini bekler. Bir yandan da kendi kendine konuşarak, kendisini teselli etmeye çalışır. “Ne Yapalım! Mukadderat: Herkes kaderine razı olsun. Yusuf’un felakete uğramaması için, Devletin, haksızlıklardan, zulümden kurtulması için bu gözü dönmüş kana doymayan zalimden kurtarmak bana kısmetmiş” diye bekleyip durmuş.
Olaylar Selçuk Şah Hatunun düşündüğü gibi olmaz. Yusuf Abisi Yakup’la beraber sağ selim geri döner. İki kardeş beraberce her zaman şerbetin hazır olduğu salona girerler. Yakup hemen şerbeti aldığı gibi yarısını içer ve yarısında Yusuf’a verir. Yusuf’ta diğer yarısını içerken, kardeşinin yere yığıldığını görür ve ona yardım edeceği yerde kendisi de yere düşerek, iki kardeş annelerinin hazırladığı zehirle orada ölürler. Bunu duyan ve gören anne Selçuk Şah Hatun, feryat ederek oğullarının yanına koşar, tasın altında kalan zehiri de kendi içer ve yerde yatan oğullarının arasına düşerek ölür.
Yakup Beyin ölümünden sonra, oğulları taht kavgasına tutuşurlar. Bunlardan Rüstem Mirza Bey, Erdebil Dergâhının müritlerini kendi tarafına çekip, tahta oturması için Yar Ali’yi, İsmail’i, İbrahim’i zindandan çıkarır. Erdebil Dergâhının müritlerinin kuvveti ile Sungur Mirza’nın kuvvetlerini yok eder. Diğer kardeşlerinin de hakkından gelir, babasının yerine geçer.
Ne yazık ki ondan sonra Rüstem Mirza ile Alemşah Banu’nun arasını açmak için, düşmanları şu dedikoduyu yayarlar. “Kızılbaşlar gizlice hazırlanıyorlar, yakında Karabağ’ı basacaklar: Rüstem Mirza’yı öldürecekler, yerine Yar Ali Sultanı çıkaracaklar. Bu dedikodu, Rüstem Sultan’a özel önemli bir habermiş gibi duyururlar.
Rüstem Mirza, düşmanların bu planını hiç fark etmez, doğru olduğuna inanır. Zaten Erdebil Dergâhına bağlı olan çok sayıdaki mürit gücü, onun gözünü korkutuyordu ve en tehlikeli rakip olduklarını düşünüyordu. Hemen tez elden serdar Hüseyin adında bir kumandanın emrine bir akıncı süvari kuvveti verir. Kumandan Serdar Hüseyin ani bir baskınla Erdebil dergâhını basar, her yeri tarumar eder. Dergâhın içinde birkaç kişi ile mahsur kalan Yar Ali, son nefesine kadar savaşır. Sonun da 1493’de olan o savaşta Yar Ali öldürülür. Ancak Annesi, Şah İsmail’i güçlükle kaçırabilmiş.
Bu zulmü gören müritler, altı yaşında olan İsmail’i dört yaşında olan İbrahim’i kaçırarak gizlerler. İsmail’i Erdebil’in Rum mahallesinde Ebe adında bir kadın saklar. Fakat çocukların bulunması ihtimali karşısında, İsmail’i Gilan’a kaçırırlar. Gilan Kalesinin Hekimi Şerif Hasan Han’ın sarayının burcunda özel bir daire hazırlayarak İsmail’i saklarlar. Bu saklı olduğu yerde, Gilan’da, annesi Alemşah Banu, yüksek seviyede ilim adamlarını bularak oğlunun en iyi şekilde eğitilmesini sağlar. Bu yüksek zekâya sahip olan İsmail, burada bir günü dahi boş geçmemek kaydıyla tam altı yıl eğitim görür.
Erzincan Sarıkaya Yaylası ve Kızılbaş Ordusu
Akkoyunlu yönetiminde baş gösteren saltanat boğuşması, İsmail’in işine yarar. 12 yaşında olan İsmail, birçok müritleriyle birlikte Gilan’dan ayrılır. Hazar Denizi’nin batısındaki Tarum’aya geçer. Orada da fazla kalmaz. Hal-hal üzerinden Erdebil’e gider. Ancak Erdebil valisi, İsmail’i, müritleriyle birlikte Erdebil’e sokmaz. İsmail, müritleriyle birlikte Hazar kıyısında bulunan Erguvan’a gider. 15’inci yüz yılın amansız kışını Erguvan’da geçirir.
Bütün amacı Anadolu’ya geçmekti. Çünkü babası Şah Haydar zamanın da Yetiştirilerek Anadolu’ya gönderilen Rehber Halifeler tarafından Anadolu Alevi inancının kalesi olmuştu. 15’inci yüz yılın kışını Erguvan’da beklerken, yazın haziran ayından sonra, Erzincan’da toplanmak için her tarafa elçiler gönderir. Şah İsmail’de kışı geçirdikten sonra, bir gece Sad çukurundan, Erivan üzerinden Iğdır, Kağızman, Erzurum, Tercan üzerinden Erzincan’ın Sarıkaya yaylasına çadırlarını kurar.
Yolculuk sırasında hiçbir zorluk görmediği gibi, Anadolu’ya gelişi Aleviler arasında büyük bir memnuniyet uyandırır. Bu 13 yaşındaki genç inanç önderi Anadolu’yu sevinçten, umuttan ayağa kaldırmıştı. Kısa tabirle Anadolu Erzincan’a akıyordu. Sivas, Amasya, Tokat, Malatya, Maraş ‘tan Zül kadir Türkmenleri, Karamanlılar, Tarsus’tan Varsak Türkmenleri, Ustacalar, Şamlı, Rumlu Türkmenleri, Antalya’dan Tekeli Türkmenleri bölük, bölük Erzincan Sarıkaya yaylasının bütün çevresine çadırlarını kurarlar.
Bu sırada 2. Beyazıt batıda Modon ve Koron’un alınmasıyla uğraşıyordu. Doğu ve Güneydoğu’da kendisine zarar verecek hiç bir kimsenin olmadığı kanaatındaydı. Onun için Anadolu’yu başıboş bırakmıştı. İşte Safevi Devleti’nin kurulacağı ortamı, Ortadoğu ve güney Anadolu Türkleri, Sarıkaya yaylasındaki toplantıda temelini atarlar.
Şah İsmail 1501 Ağustos’unda yandaşlarından meydana gelen, başları kırmızı börklü ilk ordusunun, Erzincan Sarıkaya yaylasında kurmuştur. Hedefi Şirvan’ı almaktı. Beraberinde olan bu kırmızı börklü müritleri öyle canı gönülden savaşırlar ki, inanılması güç bir aşkla, “Şahı Velayet yoluna: Şah İsmail uğruna, can baş feda olsun naralarıyla önlerine çıkan her engeli rahatlıkla etkisiz hale getiriyorlardı.
Şah İsmail o hızla Akkoyunlu Elvend Mirza’yı ortadan kaldırmayı düşünür. Bunu başarabilmek için evvela bir devlet düzeni gerekir. Sonra kuvvetli bir orduya ihtiyaç vardı. Bunu kurmak için Şamlı Lala Hüseyin Bey, Dulkadirli Dede Abdal Bey, Ustacalı Muhammed Bey, Bayburtlu Karaca İlyas, Tekelü Sarı Ali Bey’den meydana gelen vezirleri, komutanları tayin ederek, geçici bir devlet düzeni kurar. Bu kuvvetle Akkoyunlu’lara savaş açar. Elvend Mirza’nın ordularını yener, başkent Lahican şehrine girer. Elvend Mirza’da bu savaşta hayatını kaybeder. Şah İsmail, geçici olarak dergâhını Lahican’da kurar.
Şah İsmail’in Kişiliği ve Eğitimi
Cengiz ordularının istilasından beri, durmadan iç savaşlar ile çalkalanan memleket, bir türlü rahat yüzü görmeyen Akkoyunlu halkının, sükûnet ve huzura ihtiyacı vardı. Safavi ailesinin yönetiminde, insanların kardeşçe yaşamalarını öngören düzen, halka vaat edilen saadet, huzur ve manevi sevgi, halkı gönüllü olarak Alevi inancına yönlendiriyordu, Şah İsmail, halka karşı, büyük güven sağlamıştı. Artık kendine ve müritlerine büyük güveni vardı.
Şah İsmail Erdebil çevresindeki ilim adamlarından güçlü bir tahsil görmüş ve yetişmişti. Türkçede divan şiiri tarzında aruz vezni ile yazdığı şiirlerinde de, halk diliyle yazdığı nefesler kadar, dili de son derece sade ve akıcıdır. Şiirleri genellikle alçak gönüllü ve hatta kalenderlerin, bahtsızların, mazlumların, mutsuzların hislerini ifade eden üslupta olması, halkın gönlünde taht kurmayı başarmıştı.
O zaman Şah İsmail 15 yaşındaydı. İki yaşından beri ölümlerle, felâketlerle pençeleşmiş, efsanevi bir hayat geçirmişti. Halk onun bu felaketlerden kurtulmasını ecdadından miras kalan keramete yorumluyorlardı. Halk onun için bu 15 yaşındaki gence hiç tereddüt etmeden, anadan doğma veli sıfatı verilmişlerdi ve Şeyh olarak kabul etmişlerdi.
Şah İsmail, ilim ve irfanda ileri olduğu kadar, Ehlibeyt sevgisi ve onlara bağlılığı kelimelerin ifade edemeyeceği kadar âşıktı. İyi bir at binmeyi, savaşlara hâkim olan bütün sporları da öğrenmişti.
Annesi Alemşah Banu, bunları da yeterli görmemişti. Oğluna, kalabalık kitlelere nasıl hitap edileceğini ve onları nasıl etkileyeceğini öğrenmesi için çevresinde olan en seçkin hatipleri tutar, bir devlet erkânın da, önemli akademik toplantılarında nasıl davranacağını ve az konuşup öz konuşmasını da ihmal etmeden öğretmişti. Onun için birçok tarih kitaplarda yazar ki. Şah İsmail çok dinler az konuşur, istek ve arzularının birçoğunu şiirleriyle dile getirir. Hiç bir zaman kahkaha atarak gülmez, gülümseyerek yetinir. Mütevâzi bir üslupla elini göğsüne koyarak hitabede bulunur.
Şah İsmail’in bu hali, herkesin kendisine karşı sevgisini ve saygısını bir kat daha artırmıştı. Genç Şeyh, (Şah İsmail) Pir postuna oturduğunu görenler, onun çok olgun, tamamıyla gelişmiş, karşısındaki her başı hürmetle eğen kişiliğe sahip olduğuna şüphesiz inanırlardı.
Önceden Akkoyunların başkenti olan Lahican şehri, artık Safavi Şeyhi Şah İsmail’in ve Alevilerin dergâhı olarak dolup taşıyor. Lahican’daki geçici dergâh, her gün yüzlerce, binlerce müritler tarafından ziyaret ediliyor. Altı yıldan beri gizlice yapılan “Ayini Cemler,” artık açık bir şekilde her tarafta yapılmaya başlamıştı. Dergâhın büyük meydanında, “Medet ya Ali” naraları kesilmeden yükseliyor. Beyitler, methiyeler, 12 İmamları anan duvazdalar, Kerbela mersiyeleri, menkıbeler okunurken müritlerin aşkı, heyecanı tarif edilmez hal alıyordu.
Şirvan Seferi ve Safevi Devleti’nin Kuruluşu (1501)
Dergâh! Bu şekilde dini törenler ile hareketli vakitlere sahne olurken, diğer taraftan kumandanlar yeni bir ordu kurma hazırlığı içindeydiler. Bunların başında Emir Şemseddin Zekeriya, Şemseddin Geylani, Şamlı Hüseyin Bey, Varsak beylerinden Abdal Bey, bunların meydana getirdikleri ordu; Avşar, Gacar, Varsak, Şamlı, Tekeli, Rumlu, Zül Kadirli, Ustacalı ve Karabağlı cesur Türk aşiretleri ile Fars süvarilerinden 7000 seçme atlıdan müteşekkil büyük bir ordu meydana getirirler.
Şah İsmail’in bütün arzusu, Dede’si Şeyh Cüneyt’in, Baba’sı Şeyh Haydar’ın kanlı felaketlerine sebep olan katil, Şirvan Hâkimi Şah Ferruh Yesar’ı öldürüp intikamını almaktı. Bu 7000 kişilik süvari ordusu 2 ayda tamamlanır. Artık Şirvan’ın üzerine gitme zamanı gelmiştir. İşte o gün davullar vurmaya başlar. 7000 kırmızı başlıklı atlılar, birdenbire Lahican ovasını doldururlar. Bunlar nereden çıkmışlardı, kimse bilmiyordu. Bütün hazırlıklar, çok kuvvetli bir gizlilik içerisinde hazırlanmıştı.
Davul sesleri hızlandıkça süvari alayları birbirilerine yaklaşarak içtimaya geçiyorlardı. Süvari alayları düzenli bir şekilde sıraya girince, son hazırlıklarda bitmişti. Birdenbire korkunç bir kös sesi işitilince, küçük davullar derhal susar. Bütün atlılar hazır vaziyette, bütün gözler Lahican dergâhının kapısına çevrilmişti. Bir kaç dakika geçince, Şah İsmail, beyaz bir ata binmiş ağır, ağır ilerliyordu. Sırtında altın yaldızlı zırh, başında kırmızı kalpak, bu kalpağa sarılı yeşil sarık arasında beyaz bir sorguç yükseliyordu.
Erdebil dergâhının genç Şeyhi, gülümseyerek ve elini göğsüne koyarak, komutanların selamlamasına karşılık vererek, dergâhın kapısında ayrılarak, yavaşça ilerliyordu. Alemşah Banu bu muhteşem manzarayı seyrederken heyecandan titriyordu. “Artık ihtiyarlamıştı. Yardımcıların desteği ile ayakta duruyordu”. O anda şöyle bir dua ediyordu.
Ya Rabbi! “Ey Bari Huda! Sana nice şükredeyim? Şah İsmail’imi nice felaketlerden kurtardın. Bu yaşa getirdin. Bana bu günkü saadeti gösterdin. Şimdi onu yine sana emanet ediyorum. Babasının, dedesinin intikamını almaya gönderiyorum. Şahı Velâyet aşkına, on iki İmamlar, on dört masumu pak aşkına. Üzerimizde hazır ve nazır olan zahir ve gaip erenler aşkına, onu sen sakla ve koru” diye dua ederek yola vurur.
Şah İsmail’in ordusu Şirvan yolundayken, Ferruh Yesar’da, Akkoyunlu topraklarının bir kısmını almak için hazırlıklar içindeyken, kan-ter içinde birkaç sınır askeri gelerek, kızıl başlar ansızın baskın yaptılar, atlıları sınırı geçtiler. Şirvan’a doğru geliyorlar diye kötü bir haber getirirler. Bu haber ardı ardına, kızıl başlar akın, akın yıldırım hızıyla Şirvan’a yaklaşıyorlar haberleri, Ferruh Yesar’ı şaşırtmıştı.
En hızlı şekilde atına biner, hazır bulunan 20.000 kişilik ordusunun başına geçer, Şah İsmail’in gelen ordusunu karşılar. Kendinden çok emin olan büyük cengâver Ferruh Yesar, Şah İsmail’in ordusunu yeneceğinden hiç kuşkusu yoktu. Fakat onun hesapladığı gibi olmaz.
Şah İsmail’in derin bir kin ve garez ile coşan askerleri, Yıldırım hızıyla, Medet ya Ali diyerek Şirvanlıların üzerine saldırırlar. Kanlı boğuşma hava kararıncaya kadar devam ederken, Şirvan ordusu büyük bir yenilgiyle dağılmaya başlar. Gecenin karanlığından istifade edenlerde, kaçar canlarını kurtarmaya çalışırlar.
Bu başarıya rağmen, Şah İsmail’in karargâhında her hangi bir memnuniyet görünmüyordu. Herkesin arzu ve isteği, Şeyh Cüneyt’in ve Şah Haydar’ın katili Ferruh Yesar’i ele geçirmekti. Şah İsmail ve kumandanları yakmış oldukları ateşin etrafında, sabah ne yapacaklarını hesap ediyorlardı. O anda nöbetçi karakollarda ani bir haber, düşman gece baskın yapacak. Hemen peşinden, az ileride bulunan nöbetçi askerlerin olduğu yerde çatışma sesleri gelir. Takviye giden kuvvetler ile baskın yapanların birçoğu öldürülür, bir kısmıda sağ olarak yakalanır. Yakalananlar Şah İsmail’in huzuruna getirilir.
Yakalananların içinde olan yaşlının Şah Ferruh Yesar olduğunu tanırlar. Şah İsmail, “Neden dedemi ve babamı öldürdün? Diye sorar. Ferruh Yesar; “Kızılbaşları öldürmek sevaptır. Başarabilseydim seni ve etrafında toplanan bütün kızıl başları ’da öldürecektim,” diye cevap verince! Askerler biraz ileriye götürüp onuda öldürürler. Şirvan ordusunu dağıtırlar ve Şirvan’ı alırlar. Şah İsmail’in cesur ve çevik atlıları, 5 gün içerisinde bütün Şirvan devletinin şehir ve kasabalarını işgal ederler. 1501 Tarihinde Şirvan’da kurulan Safavi devleti, para bastırıp, 12 İmamlar adına hutbe okutarak resmen Safevi Devletinin kuruluşunu ilan ederler.
Tebriz’de Tahta Çıkış
Şirvan sarayında Şah İsmail’in başkanlığında toplanan meclis, Bakü kalesini aldıktan sonra, Gülistan kalesini, Tebriz kalesini de alarak, Hükümeti Tebriz sarayına yerleştirmeye karar verirler. Alınan bu karar üzerine, planladıkları kaleleri sırasıyla alırlar. Son olarak Akkoyunlu Hükümdarı Elvend Mirza’yı yenerek, Tebriz sarayına yerleşirler.
Şah İsmail Tebriz sarayına yerleştikten sonra, Annesi Elem şah Banuyu’da Tebriz’e getirir. Annesi geldikten sonra, kılıç kuşanma töreni yapacağını ilan eder. Her tarafa emir verilir. Vezirler, kumandanlar hazırlıklarını yaparlar. Merasim alayları hazırlanır. Bütün halka tellal çağırtılarak saray meydanına toplanmaları emredilir. Halk toplandıktan sonra, vezir Emir Şemseddin merasimin başlama komutunu verir.
Şah İsmail beyaz bir atın üzerinde, sanki kırk yıllık hükümdarmış gibi, başında yeşil sarıklı kızıl taç ve onun üzerinde yükselen elmaslı sorguç, mütevâzi bir eda ile etrafında yükselen alkışlara, gülümseyerek, sağ elini göğsüne koyarak çevresini selamlar. Şah İsmail bu şekilde Dergâh kapısına kadar gelerek atından iner.
Sarayın penceresinde, oğlunu takip eden Âlem şah Banu’nun gözlerinden sevinç gözyaşları akmaya başlar. Bu hassas, dirayetli ve bir o kadarda cesur kadın, çok yaşlanmış ve yıpranmış ki yerinden kalkacak hali olmadığı gibi dışarıya da çıkamıyordu. Kendi ihtiyarlığına derinden bir ah çeker ve başlar dua etmeye. “Hey kadir Allah, Şah İsmail’imin bu gününü bana gösterdiğin için bilmem ki sana nasıl şükredeyim! Şuanda bana bu sevinci yaşattığın için, sana şükür senalar olsun”, diye dualar yapmaya devam eder.
Şah İsmail, dergâha girerken, evvela annesinin yanına varır, elini öper, himmetini ister. Şii itikadına göre ezan okunur. Şah İsmail, mescitde iki secdelik ibadetini yapar. İbadetden sonra, Şah İsmail adına hutbe okunur ve Hasan Padişah mescidinde biat alınmaya başlar. Tebriz eşrafı, aşiret reisleri, ulamalar ve ağalar, herkes kendi adamlarıyla biat etmeye gelmişler. Öyle bir mahşeri kalabalık ki, Tebriz şehrine toprak atsan yere düşmez. Bu şekilde devam eden kalabalıkla biat töreni, tam bir hafta devam eder.
Biat törenleri bittikten sonra, her tarafa, “Akkoyunlu Devleti’nin yok oluşunu, onun yerine Safavi Devleti’nin kurulduğunu ve bu devletin tahtına da Şah İsmail’in geçtiğini”, ifade eden yazılı bildiri mektupları yazılır. Yazılan mektuplar, Türkistan, İran ve Anadolu’nun her köşesine göndermeye başlanır.
Erkânname’de bu bölümü, Şahkulu ayaklanması, Şah İsmail’in Sultan II. Bayezid ile mektuplaşması, Yavuz Sultan Selim döneminde Anadolu Kızılbaşlarına yönelik fetvalar ve 1514 Çaldıran Savaşı’nın ayrıntılı anlatımı izler.
Şah İsmail’in Alevilikteki Yeri
Bizim Kânaatımıza göre, Şah İsmail’in 37 yıl da yaptığı işleri ele alacak olursak, bu büyük adamın gerçek dehası, hiç bir kuşkuya yer vermeden ortaya çıkıyor. Yine kanımıza göre, eski Türk inanışlarını ve geleneklerini, İslam dininin kutsal değerleri ile birleştirmiş. Halkın konuştuğu Türkçe lisan ile bütün ibadetlerde okunacak dualar, duazlar ile ibadet etmiştir.
İmam Cafer’i Sadık’ın kurmuş olduğu “Darulhikme Medreselerini” on üçüncü dedesi, Seyyit Füruz Erdebil Dergâhını kurarak devam ettirmiştir. Dedesi Şeyh Cüneyt, babası Şah Haydar ve Şah İsmail olarak, Orta Asya’da dergâh ismi altında yeniden düzenlemişler. Biz Anadolu Alevilerinin yürüttüğü inançsal sistem de, her ne kadar Hacı Bektaş Dergâhının büyük etkisi varsa, Erdebil Dergâhı’nında çok büyük katkısı var.
Şah İsmail, kendisini tasavvufa adamış kişiliği ile Aleviliği, Hacı Bektaşi Veli’den sonra derleyip toparlayan Şah İsmail Hatay’ıdır. 18 yaşından evvel yazdığı “Deh name” eseri 272 beyit, duazda, mersiye, miraç lama gibi besteleri ile takdire şayan bir yapıttır. Nasihatname isimli Mesnevisinde 166 ikiliden oluşan öğütler kitabında, Tanrı’nın verdiklerine, nimeti ve isteklerine boyun eğmeyi bildirir. Bu kısa ömrün içerisinde bunları yapan bir kişi, Şah veya Şeyh olur. Savaşı yönetecek kumandan olamaz.
Safevilerin ve Şah İsmail’in Soy Şeceresi
Erkânname’de verilen soy zinciri, Şah İsmail’den geriye doğru Hz. Ali’ye kadar şöyledir:
- Şah İsmail
- Şah Haydar
- Şeyh Cüneyt
- Sadreddin İbrahim
- Hâce Ali
- Sadreddin Musa
- Safiyyüddin İshak
- Emineddin Cebrail
- Şeyh Salih
- Kutbüddin
- Selahaddin Reşid
- Muhammed-ül Hafız
- İvaz-ül Havâs
- Seyit Füruz Şah
- Muhammed Şah
- Şeref Şah
- Muhammed
- Hasan
- Muhammed-ül Ekber
- İbrahim
- Cafer
- Muhammed-ül Nazır
- İsmail
- Muhammed
- Ahmed-ül Arabi
- Ebül Muhammed
- Ebül Kasım
- Ebül Hamza
- İmam Musa-i Kâzım
- İmam Cafer-i Sadık
- İmam Muhammed Bakır
- İmam Zeynel Abidin
- İmam Hüseyin (Şehid-i Kerbela)
- Hz. Ali
Şah Hatayi’nin Nefesleri
Gönül ne gezersin seyran yerinde
Gönül ne gezersin seyran yerinde
Âlemde her şeyin var olmayınca
Olura olmaza dost deyip gezme
Bir ahdine bütün yar olamayınca
Yürü sofu yürü yolundan azma
Elin gıybetine kuyular kazma
Varıp her dükkânda metanı satma
Yanında mürşidin var olmayınca
Kalktı havalandı gönlümün kuşu
Koy gıybet etmek kötünün işi
Ustasın tanımaz bunda her kişi
Anın kim mürşidi er olmayınca
Varup bir kötüye sen olma düçar
Çarkına deyerde dolunu döker
Ne Huda’dan korkar ne hicap eder
Bir insanda namus ar olmayınca
Şah Hatayı’m edem bu sırrı beyan
Kâmil midir cahil sözüne uyan
Bir başdan ağlamak ömredir ziyan
İki başta muhib yar olmayınca
Bir gece rüyama gir Hacı Bektaş
Gece gündüz hayâlüne dönerim
Bir gece rüyama gir Hacı Bektaş
Günahkârım günahımdan bezerim
Özüm dara çektim sor Hacı Bektaş
Derdimin dermanı yaremin içi
Dört güruh mevcuddur Güruh’u Naci
Belinde kemeri başında tacı
Yüzünde bal akar nur Hacı Bektaş
Gahi bulut olup göğe ağarsın
Gahi rahmet olup yere yağarsın
Aymısın günmüsün kanda doğarsın
Ilgın, ılgın esen yel Hacı Bektaş
Yandı bu garib kul, nedir çaresi
Yine tazelendi yürek yaresi
Olunmaz dertlere derman olası
Bu senin bendindir sar Hacı Bektaş
Derd-mend Hatayı eder niyazı
Ulu Pir katardan ayırma bizi
Bir mahşer günüdür isterim sizi
Muhammed önünde çâr Hacı Bektaş
Hak deyip tuttuğum yoldan ayrılmam
Muhammed Ali’nin aldım elini
Hak deyip tuttuğum elden ayrılmam
On iki İmam’ın tuttum yolunu
Hak deyüb tuttuğum yoldan ayrılmam
Mürşidin nefesi Hak nefesidir
Sözünü tutmayan Hakk’ın nesidir
Tuttuğum bu yol Hak rızasıdır
Hak deyüb tuttuğum yoldan ayrılmam
Mürşidin gittiği Veli yoludur
Gitme dediğine gitmemelidir
Zahir batın, Hak Muhammed Ali’dir
Hak deyüb tuttuğum yoldan ayrılmam
Hakk Erenler bir araya derile
Cümle âşıklara nasib verile
Aşikâre Hakk gözüyle görüle
Hakk deyüb tuttuğum yoldan ayrılmam
Şah Hatayi’m Hakk bil, tuttuğun eli
Zahirde batında Hakk görür seni
Gerçek erenlerden aldım haberi
Hakk deyüb tuttuğum yoldan ayrılmam
Bir Mürşid-i kâmil bul da andan gel
Ali’nin sırrına ereyim dersen
Bir Mürşid’i kâmil bul da andan gel
Küfrünü iman’a satayım dersen
Var kendi küfrünü bil de andan gel
Şeriat manisi insan’a sözdür
Tarikat süreci gece gündüzdür
Gönül bahri aşk dır, derya denizdir
Damla ol ummana dal da öyle gel
Pişire, pişire söyle sözünü
Hâk’i paydan ayırma sen gözünü
Mürşid’ine teslim eyle özünü
Müsahib kapısın bul da andan gel
Cellad olup sen nefsine kıyagör
Arif olup her manadan duyagör
Cesedini kendi elin ile yuyagör
Kendi namazını kıl da andan gel
Şah Hatayı’m mana vardır dilinden
Ayırasın kendin kinden kibirden
Ölmeden evvel ölmek var bu yoldan
Var ölmezden evvel, öl de andan gel
Mürşid-i kâmile varmadan olmaz
Gönül ne durursun sen de varsana
Mürşid’i Kâmile varmadan olmaz
Varıp eşiğine yüzün sürsene
Mürşid’i Kâmile varmadan olmaz
Mürşidini isteyen kendi arayı
Arayanlar bulur derde çareyi
Yüzbin okusa da akla karayı
Mürşid’i kâmile varmadan olmaz
Bu dünya durdukça sen hep dursan da
On ambar dolusu kitap görsen de
Her harfine bin bir mana versen de
Mürşid’i kâmile varmadan olmaz
Halil yaptı Kâbe’yi oldu nebi
Muhammed’e rehber oldu Cebrail
Farz oldu, varmayanlar oldu melül
Mürşid’i kâmile varmadan olmaz
Hatayi sözünün manisin verdi
Hakk ile yaptığı akdinde durdu
Cebrail Musa’ya Hızır’a var dedi
Mürşid’i kâmile varmadan olmaz
… kaçana lanet
Muhammed Ali’den kurulu yoldur
Evvel Rehberinden kaçana lanet
Evvel ikrar verip sonra dönene
Yapıştığı elden kaçana lanet
Erenler bu yolda hazırdır hazır
Müsahib kavlini defterde kazır
Gerekse eylesin bin kere özür
Anlar ile yiyip içene lanet
Aklını beyenip ikrarın bozup
Kalkıp havalanıp nefsine uyup
Teberra gömleğin eğnine giyip
Azâzil yurduna göçene lanet
İblis gibi ellerin aybına bakıp
İnancın terk edip dinden çıkıp
Şeytan halkasını boynuna takıp
Gıybet edip sırrı açana lanet
Beyenmeyip erenlerin sözünü
Benlik yurduna salmış özünü
Hakk olan kapıdan dönmüş yüzünü
Azâzil donunu giyene lanet
Hatayi’yim der bir veliyim yoluyla
Sultanın sohbeti her dem kuluyla
Gönülde kin kibir söyler dil ile
Özünü muhabbetten kaçırana lanet
Er olayım dersen er ile görüş
Dünyadan elin çek divâne gönül
Ulaş bir ustada er ile görüş
Mürşid nazarını yâd ederse dil
İkilikten çıkıp bir ile görüş
Er eteğine yüz sürmek istersen
Aslına zatına ermek istersen
Hakk’ın cemalini görmek dilersen
Nur ile nur ol, sır ile görüş
Sen nefsini öldür ola gör yeksan
Varlık gömleğini eylegil üryan
Yedi iklim dört köşede lamekân
Erenlerin sırrı olan nur ile görüş
Hatayı biçare kuldur şahına
Hünkâr Hacı Bektaş nazargâhına
Deli gönül var git düş dergâhına
Er olayım dersen er ile görüş
Gel dinim imanım İmam Hüseyin
Türbenin üstünü nakş eylemişler
Gel dinim imanım İmam Hüseyin
Seni dört köşeye baş eylemişler
Gel dinim imanım İmam Hüseyin
Çağlar sular gibi akasım gelmez
Şehrine girince çıkasım gelmez
Yezidin yüzüne bakasım gelmez
Gel dinim imanım İmam Hüseyin
Senin aşıkların yanar yakılır
On iki İmam katarına katılır
Bunda Yezitlere lanet okunur
Gel dinim imanım İmam Hüseyin
Senin dervişlerin semahlar döner
Kadir geceleri şamdanlar yanar
Katarımız İmam Cafer’e uyar
Gel dinim imanım İmam Hüseyin
İmam Hüseyin’in kolları bağlı
Muhip aşıkların ciğeri dağlı
Hazreti Ali’nin en küçük oğlu
Gel dinim imanım İmam Hüseyin
Şah Hatayım der erenler nerde
Çalısız kayasız bir sahra yerde
Kerbela çölünde kandilde nurda
Gel dinim imanım İmam Hüseyin
Kaynak: Seyit Derviş Tur, Erkânname – Aleviliğin İslam Yorumu ve Alevi Erkânları, genişletilmiş 3. baskı (ISBN 975-6791-52-7).
Alevilik üzerine diğer yazılar
İnanç ve erkân
- Alevilik Nedir? (ana sayfa)
- Kızılbaş Ne Demek? Kimlere Alevi Denir?
- Alevi İnancında Dört Kapı Kırk Makam
- İkrar Nedir, Kimden Kaldı?
- İslam ve Alevi İnancı
- İslam Kelimesinin Anlamı ve Tahribatı
- Alevi İnancında Kadının Yeri
- On Dört Masum-u Pak ve On Yedi Kemerbest
Cem ve erkânlar
- Cem Nedir? Cem Evi, Cem Kuralları ve On İki Hizmet
- Semah Nedir? Semah’ın Kutsallığı
- Musahiplik Nedir, Kimden Kaldı?
- Görgü Erkânı (Görgü Cemi)
- Alevilerde Cenaze Erkânı
- Alevilerde Nikâh Erkânı
- Düşkünlük Nedir?
Bayramlar, oruçlar ve kutsal günler
On İki İmam
- On İki İmam kimlerdir?
- Hz. Ali
- İmam Hasan
- İmam Hüseyin
- İmam Zeynel Abidin
- İmam Muhammed Bakır
- İmam Cafer-i Sadık
- İmam Musa-i Kâzım
- İmam Rıza
- İmam Muhammed Taki
- İmam Ali Naki
- İmam Hasan Askeri
- İmam Mehdi
Yedi Ulu Ozan
- Yedi Ulu Ozan kimlerdir?
- Seyyid Nesimi
- Fuzuli
- Yemini
- Virani
- Pir Sultan Abdal
- Kul Himmet
- Noksani Baba
Tarih: Ehlibeyt, Gadir Hum ve Kerbela
Kitaplar ve Avrupa’da Alevi örgütlenmesi
Deutsch: Alevitentum: Grundlagen, Glaube und zentrale Begriffe · Geschichte der Aleviten-Organisation in Deutschland
Yazar hakkında: Seyit Derviş Tur Dede
1936’da Erzincan Çayırlı Başköy’de, Babamansur (Şah Mansur) Ocağı’na mensup bir seyyid ailesinde doğdu. Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun (AABF) öncülü olan Alevi Cemaatleri Federasyonu’nun kurucularından ve ilk genel başkanıdır (1990–1993). 1994–2003 yılları arasında federasyon bünyesindeki Dedeler Kurulu’na başkanlık etti. Erkânname (2002) ve Avrupa’da İlk Alevi Yapılanması (2016) kitaplarının yazarıdır; çalışmaları Martin Sökefeld, Zeynel Gül, Burak Gümüş ve Bülent Keleş gibi araştırmacıların akademik yayınlarında kaynak gösterilmektedir.